Üye Girişi

Üye Girişi

Kıbrıs`ın Hepsini İstiyorum

03 Mar 2003

Bana sorarsanız, “Coni”nin kalkıp binlerce kilometre uzaktaki Irak’ı istediği şu günlerde, bir yiğit çıkıp “Kıbrıs’ın hepsini istiyoruz” demeli, diyebilmeli...
Hiç kimse unutmasın; büyük şeylerin hayali ile yaşayanlar hiç olmazsa daha küçük şeyleri yapma imkânı bulurlar.” Kafilenin Atlılar Köyünde girdikleri havanın sessizliği Gazi Magosa’ya kadar sürdü. Ha bu arada Kıbrıs’a gelmeden bazı şehir teleffuz ettiğimizi öğrendim. Mesela buraya gelmeden önce hep Lefkoşe diyordum ama, aslı (Lefkoşa) imiş. Magosa dediğimiz bu şehrin adı da yumuşak (ğ) ile söyleniyor. Yani Mağosa. Tabi unutmayalım artık gazilik ünvanı da var. Gazimağosa.. 1974 çıkartmasında Türk ordusu bu şehre gelene kadar Mağosa kalesine sığınan bir avuç Türk kapıları tutmuşlar ve Rum’ların bütün saldırılarına rağmen bu kaleyi vermemişler. İşte bu kahramanlık bu şehre gazilik unvanı kazandırmış. Şu anda Gazimağosa’dayız. Güzel bir şehir. Şehir turu atmadan önce Gazimağosa kalesinin yanından geçerek boşaltılmış bölge olan meşhur “Maraş” bölgesini görmek üzere sahile indik. Ayrıca, araçtan inip kumsala kadar yürüdük. Çünkü buradan Maraş daha iyi görünüyor.

Hata yapmışız!

Burnumuzun dibinde olmasına rağmen, o gün bu gün özel izinliler ve askeri görevlilerden başka hiç kimse giremiyormuş bu bölgeye. Anlattıklarına göre sokaklarda ta o günlerden kalma yani 1974 tarihli gazete ve dergiler uçuşuyormuş. Şu anda 30 metre kadar yakınımızda duvarlarında mermi izi olan bir otel var. Top mermileriyle yıkılmış bir duvarından asansör boşluğu ve asansörün çelik halatları görünüyor. Şu anda film seti gibi bir görüntü versede, çok güzel bir yermiş. Mustafa Başkan dayanamadı yine o kendine has şivesiyle “Beyle şey mi olur Ozanım ya.. Ambura Rum’a verilir mi? Desinler bize, tamir edip girelim içine” dedi. Güldüm.. “Ah Mustafa Başkanım ah.. Alacağımız zaman almamışız da” diye cevap verince, Erol Özkan; “Vallahi doğru, hata yapmışız arkadaş” dedi.


İşte Maraş Rum’a verilecek gibi mi Allah aşkına?

Bende öyle düşünüyordum “hem de büyük hata”. Kimse bana o zamanki şartlar falan filan demesin o gün öyle olmasaydı bugün böyle olmazdı. Bıçak ya kınında durmalı, ya köküne kadar oturmalıydı. Şu Kıbrıs’ta Rum’u kökten bitirip, Sökmemekle büyük hata yapmışız. Ay-yıldızı Limasol’a götürüp, Dikmemekle büyük hata yapmışız. “Atlılar” da gördük, anlattım size Kırk kurşun sıkmışlar bir bebemize Alayını Limosol’dan denize Dökmemekle büyük hata yapmışız. Neyse uzatmayayım, esasında okkalı bir dörtlük daha söylemek geliyor içimden ama her yerde herşey söylenmiyorki......

Maraş bölgesini gördükten sonra Gazimağosa’yı şöyle bir turladık. Sokaklarında yaya yürüme imkanı bulduk, bazı arkadaşlarımız ufak tefek alış-verişler yaparken ben de sağı solu incelemeye devam ediyordum.

“Besmelesiz kazanmışız!”

Meşhur Gazimağosa Camii’nin yakınında ufak bir meydan. Meydan da bir sahne kurulmuş. Sahnede gitarlı-mitarlı tipler. Meşalaler yakılmış. 15-20 tane dejenarasyon kokan, kulakları küpeli, tıraşları bir tuhaf, sulu sulu hareketlerle şamata yapan gençler. Bir dükkanın önünde bunları seyrederken, dükkan sahibiymiş 55-60 yaşlarında bir adam kapıya çıktı. Yabancı olduğumu anlamış olsa gerekki “Merhaba hoş gelmişsiniz” dedi. Tanışmaya fırsat bırakmadan -“Hoşbulduk da beyefendi bu meşaleler nedir” diye sordum. -Bunlar “barış meşalesiymiş” dedi. -Peki bu gençler? -“Onlar da Rumlarla beraber yaşamak isteyen çocuklarımız” dedi. Adam tak tak cevap veriyordu, tereddütte kaldım. “Peki siz bu gençlerle ilgili ne düşünüyorsunuz?” diye sorunca adam durdu... Dişlerini gıcırdatarak - “Besmelesiz kazandığımızı düşünüyorum kardeşim.... Besmelesiz.....” dedi. Beni dükkanına aldı bir çay ikram etti. Neler anlattı neler.... Sonunda da Kıbrıs’ın sahipsiz olmadığını izah edip, “Kıbrıs’ın öyle sahipleri var ki onlar tükürse, bunlar o tükürükte boğulur. Hiç merak etmeyin” dedi. Gazimağosa’dan ayrılırken akşamın karanlığı çökmüştü. Girne’ye vardığımızda kaldığımız öğretmenevinde bize akşam yemeği verecek olan Tarım ve Orman Bakanı İrsen Küçük beyin davetine ucu ucuna yetişmiş olduk. Saat 19.30’dan 22.30’a kadar yemekte gezi intibalarımızı dinleyen sayın bakan, KKTC hükümeti adına memnuniyetini dile getirip, kafilemize tekrar teşekkür etti. “Bizi unutmayın. Yavru vatanınızı unutmayın... Bizden gittiğiniz diyarlardaki kardeşlerimize selam götürün” diyerek, hepimizle tek tek vedalaştı....

Son gece

Sayın Bakan İrsen Küçük beyi ve Elçilik Müsteşarımız Hakan beyi uğurladığımızda saat 23.00’e gelmişti. Arkadaşlarımızla tekrar oturduk. Artık biz bize kalmıştık. Beraberce seyahatimizi, yaptığımız ziyaretleri değerlendirdik. Kafilede, gelirken gözlemlediğim heyecan, yerini ayrılık saatlerinin burukluğuna bırakmıştı. Saat 04.15’de konakladığımız yerden ayrılıp, 05.15’de Geçitkale Havaalanı’nda olacak ve saat 06.00’da havalanacak olan THY uçağı ile Kıbrıs’tan ayrılacaktık. Üç dört arkadaşımız izin istedi ve yattı. Bu saatten sonra yatarsak zor kalkarız diyen arkadaşlarla Girne’nin sokaklarında yürümeye karar verdik. Yürüye yürüye ‘Girne Kalesi’ne daha doğrusu “Kaleiçi” denilen yere gittik. Burayı gündüz görmüştüm çok güzeldi. Fakat, güzelliği gece daha bir başka. Hafta arası olması hasabiyle işyerleri erken kapanmış olsa da, son gecemizde bizi uğurlamaya gelen gönüldaşlarımız sayesinde kahveler açıldı, bize özel çaylar demlendi. Uzun uzun sohbetler ettik. Bir de onlardan dinledik Kıbrıs’ı. Hareket saatimiz yaklaşıyordu. Girne’nin ıssız sokaklarından geldiğimiz gibi aheste aheste yürüyerek geri dönerken kafilenin arkasında kalan bir arkadaşımız gecenin sessizliğine kendini kaptırmış olsa gerek ki, bir şarkı mırıldanıyordu. Hem de benim taa ortaokul çağlarında duyduğum bir şarkı... “Dağların ardındayım, Saatin dördündeyim, Eller tatlı uykuda, Ben senin derdindeyim....” Halimize öyle uyuyordu ki, acaba bilerek mi söylüyor diye geçti aklımdan. Çünkü çoklarının uykuda olduğu şu anda, biz hâlâ Kıbrıs’ın derdindeydik. Hiç uyumadan geçirdiğimiz Kıbrıs’taki son gecemiz bitmişti. Bütün kafile hazırdı. O saatte bulunan öğretmenevi görevlileri ile ve bizi son gece sabaha kadar yalnız bırakmayan ülküdaşlarımızla vedalaşıp, Geçitkale’ye doğru yola çıktık. Bir saat yolumuz vardı. Birçok arkadaşımız şekerleme dedikleri cinsten uykuya daldı. Uyuyamayanlar ise kendi dünyalarına çekilmişler, otobüsü bir sessizlik kaplamıştı. Benim hâlâ uykum yoktu. Başımı koltuğa dayadım düşünmeye başladım.......

Otobüste tefekkür

Orhan Veli’nin İstanbul’u düşünmesi gibi, Kıbrıs’ı düşünüyordum gözlerim kapalı... Gelirken çeşitli endişelerle geldiğim Kıbrıs’tan, endişelerimden kısmen kurtulmuş olarak dönüyordum. Artık kanaatlerim vardı. Kıbrıs sağlam ellerdeydi, Kıbrıs’ta Rauf Denktaş yalnız değil, O’nu destekleyen kıymetli devlet adamları ve en önemlisi Kıbrıs’ın sessiz çoğunluğu, gerçek Kıbrıs Türk’ü vardı. “Ben Türk değilim Kıbrıslıyım” “Türk ordusu defol”, diyenler dilleri, hatta (şüpheliyim ama) dinleri bizden olsa da bir avuç “sapısilik” zavallılardı. O kadar zavallılardı ki, Türk ordusu orada iken bayrak direğimize çıkmaya kalkan Rum’un, eğer Türk ordusu olmasa analarının, bacılarının üstüne çıkacağını düşünemeyecek kadar zavallı... Bunların sayılarının, çıkarttıkları tantana kadar fazla olmadığını öğrendim. Lakin şunu itiraf etmekte fayda görüyorum. Kıbrıs’ta da sistemin çöktüğü, Türkiye’deki bazı kokuşmuşlukların oraya sıçradığı bir gerçek. İşte bu sebepten ki Türkiye’nin her yıl milyonlarca dolar akıttığı Kıbrıs’ta, elin oğlu (AB) üç beş satılmışa 700 bin Euro göndererek ortalığı karıştırmış. 130 bin seçmenin olduğu bir yerde 10’dan fazla parti var ve her biri bir yere çekiyor. Kimin ne halt ettiği belli değil. Bence Kıbrıs’ın sıkıntısı yeniden yapılanmadır. Bir milli eğitim düşünün ki, öğretmenler milli eğitim bakanlığının değil sendika ağalarının ağzına bakıyor. Olmaz böyle şey... Ekonomisine gelince öyle dedikleri gibi zor bir durum yok. Kıbrıs kendini besler. En büyük dert tarımdaki sulama. Manavgat’tan denize dökülerek heba olan suyu Kıbrıs’a getirelim bu iş biter. Çok zor olacağını da sanmıyorum. Rusya’dan 367 kilometrelik Karadeniz’i aşarak Samsun’a doğalgaz geliyor ise, Türkiye’ye mesafesi 65 km olan Kıbrıs’a bizim suyumuzun gitmesi niye zor olsun ki.... O bir saatlik yolculukta, hepsini yazamayacağım birçok şey düşündüm. Annan planıymış, 28 Şubatmış, Avrupa Birliği imiş, yok şu imiş yok bu imiş. Bunların hepsi hikaye. Bunların hepsi oyun.... Zaten bu oyunlarla kaybetmedik mi 200 sene önce Kırım’ı. Bu oyunlarla gitmedi mi elimizden Balkanlar. Evet evet hep aynı oyunlarla kaptırdık, burnumuzun dibindeki canım Ege adalarımızı, yüzde yüz Türk adası olan nazlı Girit’i. Hep aynı kahpeliklerle kopardılar Kerkük’ü, Musul’u, Erbil’i bizden. Şimdi de sıra Kıbrıs’ta.. Yarın sıra Güneydoğu’ya, hatta Hatay’a gelecek. Eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmüyorum. Bu eşekler bu kabuklara gözünü dikmiş zaten. İşte meydanda!

Bir yiğit çıkmalı

Şuraya bakın. Taa 1571’de dedelerimizin fethettiği Kıbrıs’ta en son Mehmetçiğin kanı ile çizdiği harita tanınmayacak. “Kofi Annan” denilen bir adamın purosunu tüttürerek, viskisini yudumlayarak yaptığı harita tanınacak. Niye? Yunan böyle istiyor diye.. Yok yaaa.... Geçin bu işleri, Türk’ün ne istediğini kimse sormuyor... Bana sorarsanız, “Coni”nin kalkıp binlerce kilometre uzaktaki Irak’ı istediği şu günlerde, bir yetkili yiğit çıkıp “Kıbrıs’ın hepsini istiyoruz” demeli, diyebilmeli. Şimdi biliyorum!... Bu satırları okuyan bazıları benim için ne kadar hayalperest diyecektir. Fakat hiç kimse unutmasın; büyük şeylerin hayali ile yaşayanlar hiç olmazsa daha küçük şeyleri yapma imkânı bulurlar. Adını bilmediğim bir yabancı düşünürün sözünü hatırlıyorum. “Dünyanın gördüğü her büyük başarı önce bir hayaldi. En büyük çınar bir tohumda, en büyük kuş bir yumurtada gizliydi”. “Hayalci-mayalci” ne derseniz deyin. Evet arkadaş; ben Kıbrıs’ın tamamını is-ti-yo-rum.. Öyle bir dalmışım ki, otobüsün yaptığı frenle Geçitkale Havaalanı’na geldiğimizi farkettim.

Havaalanındaki işlemler bittikten sonra, bizi karşıladığı bu noktadan uğurlamaya gelen mihmandarımız Nazım Ergene, hepimizle kucaklaşarak “Sizlere iyi alışmıştık. Tez ayrılıyoruz. Hatamız oldu ise hoşgörün, gittiğiniz yerlere bizden selam götürün” deyince bazı arkadaşlarımızın gözleri sulandı. Bütün kafile duygulanmıştı. Çünkü bizde hem onlara hem de Kıbrıs’a ve Kıbrıs Türkü’ne çok alışmıştık... Uçağa binip, yerlerimizi aldıktan sonra, bazı arkadaşlar “Kemerlerinizi bağlayın” ikazını bile beklemeden kemerlerini bağlayıp, gecenin bütün yorgunluğu ile uykuya dalmışlardı. Uyuyamayanlar uçak havalanınca yüzlerini uçağın penceresine dayamış, havalanırken sanki geride bıraktıklarımız bizi görüyormuş gibi el sallıyorlardı. Allah’a ısmarladık Kıbrıs......... Allah’a ısmarladık yavru vatan.......... Allah’a ısmarladık Denktaş baba........


Kıbrıs Destanı

Kıbrıs Kıbrıs derler bir nazlı yardır,
Bu garip gönlümde sevdası vardır,
Kıbrıs benim için namustur ardır,
Namusuma göz dikmişler duyarım.
Göz dikenin gözlerini oyarım.

Beşparmak`a kına yaktım kanımla,
Gelin ettim şerefimle, şanımla,
Kıbrıs için şaka olmaz benimle,
Ben Kıbrısı candan aziz sayarım,
Göz dikenin gözlerini oyarım.

Kıbrıs helalimdir Türklük ölmezse,
Umrumda da değil kimse bilmezse,
Dünya şahit olsun eğer olmazsa,
Kendi nikahımı kendim kıyarım,
Göz dikenin gözlerini oyarım.

O benimdir yad ayağı basamaz,
Esme dersem rüzgar bile esemez.
Kıbıs için kimse ahkam kesemez.
Ora benim ata, dede diyarım,
Göz dikenin gözlerini oyarım.

Kıbrıs diye çoluk-çocuk ölmüşüm,
Öz malımken orta yerden bölmüşüm,
Gele gele şu noktaya gelmişim,
Vallahi bak bölmekten de cayarım,
Göz dikenin gözlerini oyarım.

Dünyanın Kıbrısı tanıması şart,
Tanımazsa eğer art niyetli art...
Bunun adı resmen çifte standart.
Ben adamın maskesini soyarım,
Göz dikenin gözlerini oyarım.

Hırvatistan, Slovenya dün, anca
Düze çıktı, tanıdılar bak önce.
Kıbrıs hala tanınmıyor bu bence,
Haçlı ruhu, kalıbımı koyarım!
Göz dikenin gözlerini oyarım.

Allah ömür versin Rauf Denktaş`a,
O herkesle tek tek çıkıyor başa.
Zafer inananın denmemiş boşa,
Diyor ki; Sırtırmı Hak`ka dayarım,
Göz dikenin gözlerini oyarım.

Şu kıbrıs işinde hakkım yenirse,
Iyi olmaz kavga benimsenirse,
Arif barış diyor, kavga denirse,
Evel Allah ben her yola uyarım,
Göz dikenin gözlerini oyarım.



______________________

BİTTİ




 
ozan-arif.ws | ozan-arif.net | ozan-arif.org | arif.info | © 2020 Tüm Hakları Saklıdır

Arif'çe

  • GÜLE GÜLE VEHBİ!..
    Yazan
    Kara haber tez duyulur derler hep… Zaman, şartlar, veya kendi sıkıntılarımız hatta kendi canımızın derdine düşmemiz kara haberleri bile geç duyar hale getirdi bizi… Baksanıza benim güzel hemşehrim, benim yiğit kardeşim, değerli gönüldaşım, daha açıkcası ülküdaşım… Ülküdaşım… Alucra’nın Vehbi Usta’sı çekip gitmiş de onu bile geç duymuşum geç…
    Yazan Çarşamba, 12 Eylül 2018 06:46 Devamını oku...
Arif'çe

 


"Bir Devrin Destanı" isimli
şiirkitabının 3. baskısını
TÜRK KİTAP EVİ'nden temin edebilirsiniz.



Münchener Str. 13 | 60329 Frankfurt am Main
+49 69 250506

www.turkkitap.de