Üye Girişi

Üye Girişi

Kıbrısı Vatan Yapanlar

02 Mar 2003

„Sen kimsin arkadaş” diye sordum, „Ben o ölüm çukuru açıldığında, anasının boynuna sarılmış olarak, çıkartılan ve vücudunda kırk kurşun deliği olan bir buçuk yaşındaki Kaan’ın babasıyım.“
„Ben yine beş yavrusunu kucaklamış halde o katliam kuyusundan çıkartılan Fatma Meriç’in kocasıyım.
Evet ben, hürriyetinin bedelini kanıyla ödemiş bir Kıbrıs Türkü’yüm. Adım Kâmil Meriç”


Atlılar şehitliği, Kamlil Meriç katliamı anlatıyor

30 Ocak 2003 Perşembe... Yine güzel bir gün. Güzel bir Kıbrıs sabahı. Kahvaltı salonuna indiğimde arkadaşların bir çoğu kahvaltıya başlamıştı bile. Saat sekiz civarında kahvaltımız bitmiş mihmandarlarımız ve otobüsümüz de gelmişti. İlk ziyaretimizi yapacak olduğumuz Girne’nin 5 mil kadar batısında Girne Alsancak yolu üzerindeki Barış ve Özgürlük müzesine doğru yola çıktık. Kısa bir yolculuktan sonra bu açık hava müzesine gelmiştik bile. Otobüsten inince serin bir rüzgarın hafif hafif estiğini, yüzlerimizi okşadığını hissettim. Bu rüzgarın içinde hem Akdeniz’in iyot kokuları hem de 20 Temmuz 1974’den kalma barut kokuları saklıydı sanki. Evet burası bahsettiğim tarihte Kıbrıs’taki Türk’e yapılan zulme son vermek için, hem Türklere hem de Enosis’ci Yunan subaylarının elinde oyuncak olan, adanın Rumlarına barış ve huzur getirmek için şanlı Türk Ordusu’nun ilk çıkartma yaptığı yer. Yani Kıbrıs’a barış o gün gelmiş zaten. Bu gün Kıbrıs’da “Barış barış” diye sokaklarda ve televizyonlarda bağıranlar bana, sımsıcak ekmeklerle dolu bir fırında “Ekmek ekmek” diye bağıran dangalakları hatırlatıyor”. Şair boşuna dememiş. “O mahiler ki deryada yüzerler sudalarn habersiz.” Nereye bakacağımızı şaşırtacak derecede teferruatlı bir açık hava müzesi burası. Bir tarafta zengin bir Rum evinden bozma müze binası, bir tarafta barış harekâtı sırasında şehit olan askerlerin ve sivillerin isimleri yazılı büyük dev bir pano, bir tarafta Karaoğlanoğlu Şehitliği ve Özgürlük Anıtı, Meçhul Asker Anıtı, Şehitlikle bina arasında kalan kısımda ise Rum Milli Muhafız Ordusu’nun kaçarken terk ettiği ağır silahlar sergilenmekte. Meçhul Asker Anıtı’nın dibindeki şehit albayımız Karaoğlanoğlu’nun mezarı başında görevli bir askerimizin verdiği izahattan sonra müzenin her tarafını dolandık.

Türk yaşayıp Türk ölmek

Burayı gezerken bütün arkadaşlarım gibi ben de gurur duydum. Ancak gururun yanında biraz da tedirginlik vardı. Tedirginliğin sebebi bastığım toprak… Her adım atışımda “Acaba şu bastığım toprağa hangi şehidimizin kanı karışmıştır” diye düşünmekten kendimi alamıyordum. Necmettin Halil Onan’ın “Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın, Bu toprak bir devrin battığı yerdir. Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın, Bir vatan kalbinin attığı yerdir” diye başlayan o meşhur şiiri geldi aklıma. Burada bir değil yüzlerce sessiz yığın var, diye düşündüm. Arkadaşlarımızın her biri bir köşeye dağılmış dua ediyorlar. İncelemeler yapıyorlardı. Netice olarak her tarafı gezdikten sonra müze binasında ziyaretçiler için açılmış deftere şunları yazdım: “Allah’ım, Ey yerleri gökleri yaratan Rabbim, Beni insan yarattığın için… İnsanlığın yüz akı Türk milletinin bir evladı olarak yarattığın, daha doğrusu Türk yarattığın için sana hamd-ü senalar ediyorum…” Otobüse binip oradan ayrılırken, son zamanlarda pek aklımıza getirmediğimiz veya bize unutturulmak istenen şu dörtlüğü mırıldanıyordum: “Bu dünyaya Türk gelmenin, Türk yaşayıp, Türk ölmenin, İslam’ı da hak bilmenin, Hiç tadına doyulur mu?”

Konuşan duvarlar

Bu duygular içinde kendimizi tekrar Lefkoşe de Kızılay Sokak’taki “Şehit Aileleri ve Malül Gaziler derneği”nin önünde bulduk. Kadınlı erkekli kalabalık bir heyet derneğin bahçesinde bizi bekliyordu. Bunlar şehit aileleriydi. Son derece sıcak tavırlarıyla karşıladılar ve içeri salona geçtik. Konuşmalar başladı. Dernek Başkanı, heyeti bilgilendirirken benim gözlerim en ufak bir boşluk kalmamacasına duvarları dolduran şehit resimlerindeydi.


Şehit aileleri ve Malul Gaziler Derneği`de

Burada hiç konuşmaya gerek yoktu bence… Kadınlı erkekli her yaştan şehitlerimizin resimleriyle dolu şu duvarlar her şeyi anlatıyordu. Hiç şüphe yok ki şerefle tamamlamaya mecbur olduğumuz en büyük görev hayattır. Bu resimlerdeki insanlar bu görevi, işte o şerefle tamamlamış hem de şereflerin en büyüğü şehitlikle noktalamışlardı. Allah onların vatanları için gayretlerini boşa çıkarmamış, onları şehitlikle şereflendirmişti. Geriye kalanları ise Kuzey Kıbrıs isimli bir vatan, KKTC isimli bir devlet, ve hürriyetle… Ne mutlu bunların kıymetini bilenlere… Oda oda gezdik bu binayı. Bütün duvarlar dolu, yer bulamadıkları için asamadıkları resimler varmış. Bunlar resimleri olan veya bilinenler diye düşündüm. Ya bilinmeyenler! Kim bilir onlar ne kadardır?.. Derneğin yayınlarından aldık. Henüz iki cilt olan “Şehitler Ölmez albümü” dikkatimi çekti. 10 ciltten fazla olacağı söylenen bu önemli hizmetten ve şehitlerimize böylesine sahip çıkışlarından dolayı başta Dernek Başkanı Erhan Ersan Bey olmak üzere herkesi kutluyorum. Burası bir dernekten ziyade, bir bedelhane sanki. Bir vatan olmanın, bir devlet olmanın ve hürriyet sahibi olmanın bedelini burada iliklerinize kadar hissetmemeniz mümkün değil.

Dimdik ayaktayız

Yüreğimizi orada bırakarak ayrıldık onlardan. Kısa bir yolculuktan sonra… Bu sefer başka bir şerefli yuvanın önünde bulduk kendimizi. “Mücahitler Derneği...” Orada da kalabalık bir heyet tarafından karşılandık. Yaşları itibariyle canlı Kıbrıs tarihini andıran bu insanlar, yaşlarına inat Osmanlı çeliğinden yapılmış kılıç gibiydiler. Bizleri tek tek kucaklayarak karşıladılar. Oturacağımız salona geçerken, koridorun duvarlarında çeşitli mücahit obalarına ait sancakların asılı olduğunu gördüm. Onlarca sancağın hepsinde muhakkak “Bozkurt” vardı. “Vay be” dedim kendi kendime… Tam yerine geldik. Burada kendimi hizmetine bir ömür verdiğim sevdamın yuvalarından birinde, bir ülkü ocağında oturur gibi hissettim. O yaşlı bozkurtlar konuşurken, bu derneğin geçmişini anlatırken, Kuzey Kıbrıs’ın Türk vatanı oluşunda verdikleri hizmetleri anlatırken, içinde bulunduğumuz binanın da önemini kavradım. Çünkü bu binanın bodrumunda bu insanlar, demir küreklerden, kazmalardan silahlar yaparak, direksiyon demirlerinden tüfekler, demir borularından bombalar yaparak Rum zulmüne karşı kendilerini korumuşlar, yaptıkları silahlarla ölüm yaymamışlar, tam aksine bir millet adına ölüme meydan okumuşlar... Şehit Aileleri Derneği’nde, duvarlardaki resimlerin anlattığını bu dernekte yüzler... çekilen sıkıntıların yüzlerde bıraktığı izler, hepsinden de öte gözler anlatıyordu burada her şeyi gözler... Onlar, “sevgili yavrularımız gözünüz arkada kalmasın. Biz dimdik ayaktayız” diye uğurladılar bizleri. Otobüse tekrar binerken şunu düşünüyordum: Bu yiğit insanlar ne yapmışlardııı? Bu günlerde sokaklarda Rum ile yaşamak istiyoruz, diye bağıranlar ne yapmak istiyordu. Bela okumayı sevmem ama, başka denilecek laf yok. “Allah belanızı versin”

Türkiyem boş durmamış

Mücahitler Derneği’nden sonra Lefkoşe’nin hemen çıkışında bulunan “Avrupa Demokratik Türk Dernekleri Federasyonu”muzun daha önce oluşturduğu koruluğu da ziyaret edip, dağları, taşları, denizi yani bu yeşil adanın muhteşemliklerini seyrederek Gazimağosa’ya doğru yola çıktık. Bırakın diğer alt yapı çalışmalarını, yolların durumundan bile Anavatanımızın Kıbrıs’a verdiği önem belli oluyor. Zaten bunu konuştuğum aklı başında Kıbrıslılar’da söylüyorlar. Yapılan hizmetlerden her eve en az iki maaş girdiğinden, Türkiye’de milli gelir 2 bin küsür dolar olmasına rağmen burada 4 bin doların üstünde olduğundan bahsedip şükranlarını belirtiyorlar. Kıbrıs’taki geçen hükümetlerin yanlışlığından Türkiye’nin yaptıklarının iyi görülmediğini dile getirip, genç nesillerdeki milli hassasiyetin zayıflığını eğitimdeki yanlış politikalara bağlıyorlar. Esasında bu doğrultuda yazmak istediğim çok şey var ama.. Gazimağosa yolundan ayrılıp Rumların katliam yaptıkları bir köye geldik. Tipik Anadolu köyleri gibi. Zaten programımızda üç köy var: “Atlılar”, “Muratağa”, “Sandallar”. Burası Atlılar. Kıbrıs’ta neredeyse her köyde bir şehitlik var. Çünkü katliam yapılmamış, toplu mezar bulunmamış Türk köyü bulmak zor. Ya Güney Kıbrıs’taki Türk köyleri... Aaahhh.. Ahhh... Onlar ne halde kim bilir!...


Rumların kaçarken bıraktığı silahlar

Allahım, bu nasıl adam?

“Atlılar” Şehitliği’nin kapısında, gözünde sim siyah gözlüğü, karayağız, uzun boylu, çilenin her türlü çemberinden geçtiği her halinden belli olan biri karşıladı bizleri. İlk defa yüzünde tebessüm olmayan biri görevli diye düşündüm. “Hoş geldiniz” dedikten sonra, sessizce önümüze düştü ve şehitlerimizin toplu mezarının yanına götürdü kafileyi. Bu köyde katledilenlerin isimleri, yaşları yazılıydı uzun bir mermer levhada… Üç aylıktan tutun da 80-90 yaşında insanların bu toplu mezarda yattığını anlıyorduk. Herkes çoluğunuçocuğ unu, anasını, babasını düşünmüş olsa gerek ki donup kalmıştı bütün kafile. Çömeldik dualarımızı okuduk. Öyle bir ruh haline bürünmüştük ki herkes olduğu yerden zor doğruldu. Gözlerimiz ve dikkatimiz, tam karşıya geçip heykel gibi duran kara yağız adamdaydı. Konuşmaya başladı. O konuştu bütün kafile ağladı.... Bütün kafile ağladıkça, O konuştu... Kahraman Türk Ordusu’nun önünden sürüler halinde kaçan barbar Rum çapulcularının 14 Ağustos 1974 sabahı bu köye girdiğini söyledi. Erkekleri daha önce esir alınarak toplama kamplarına götürülmüş bu köyde. Silahsız ve savunmasız kalan kadınların, yaşlıların, çocukların toplanıp köyün dışında kurşuna dizilişlerini, hatta bazılarının daha can vermediği halde canlı canlı ölenlerle birlikte çukura doldurulup buldozerlerle üstlerinin kapatıldığını, sonra belli olmasın, bulunmasın diye üstlerinin silindirle düzelttiğini, sığı gömülen cesetlerden yayılan kokular sayesinde bulunan ölülerin katliam çukurundan çıkartılarak bu toplu mezara defnedildiklerini anlattı.... Erkekleri daha önce esir alınarak toplama kamplarına götürülmüş bu köyde. Silahsız ve savunmasız kalan kadınların, yaşlıların, çocukların toplanıp köyün dışında kurşuna dizilişlerini, hatta bazılarının daha can vermediği halde canlı canlı ölenlerle birlikte çukura doldurulup buldozerlerle üstlerinin kapatıldığını, sonra belli olmasın, bulunmasın diye üstlerinin silindirle düzelttiğini, sığı gömülen cesetlerden yayılan kokular sayesinde bulunan ölülerin katliam çukurundan çıkartılarak bu toplu mezara defnedildiklerini anlattı.... Anlatırken sanki o anı yeniden yaşıyordu. Konuşurken yaptığı duraklamalardan, sesinin buğusundan hıçkırıklarına ve gözyaşlarına gem vurduğu belli oluyordu.

Bir bebekte 40 kurşun

Beni o anda kesseniz inanın bir damla kan akmazdı. Bütün gücümü topladım; “Sen kimsin arkadaş?” diye sordum. Sessiz olan ortam biraz daha sessizleşti. Kara yağız adam derin bir nefes aldı, “Ben” dedi, yutkundu. “Ben o ölüm çukuru açıldığında, anasının boynuna sarılmış olarak çıkartılan ve vücudunda kırk kurşun deliği olan bir buçuk yaşındaki Kaan’ın babasıyım. Ben yine, beş yavrusunu kucaklamış halde o katliam kuyusundan çıkartılan Fatma Meriç’in kocasıyım” dedi. “Evet ben, hürriyetinin bedelini kanıyla ödemiş bir Kıbrıs Türküyüm. Adım Kâmil Meriç” diye devam etse de, diğer dediklerini duyamadım. Çünkü Kâmil Meriç’in sesi, kafileden yükselen hıçkırık seslerinin arasında kaybolmuştu. Ağlıyordu bütün arkadaşlar. Bırak ağlasınlar, dedim. Beraber ağlamanın verdiği lezzet kadar, gönülleri birbirine bağlayan başka şey olamaz, bunu biliyor ve bende ağlıyordum. Allah’ım, bu nasıl adam, bu nasıl yürek, nasıl dayanmış, nasıl ayakta kalabilmiş? Kendisiyle konuştum. Kendi esir kampındayken yavruları katledilen Kâmil Meriç’i dinlerken bir şairin şu sözü geldi aklıma: “Ölmek benim için daha kolaydır, Ben vatanım için yaşayacağım” Allah sana güç versin, Kâmil kardeşim. Güç versin ki hep anlat. Allah’a ısmarladık bağrı yanık Türk evladı. Allah’a ısmarladık, “Atlılar” ve aynı kaderi paylaşan “Muratağa”, “Sandallar” ve diğer Türk köyleri. Otobüs hareket ederken arka koltuklardan bir arkadaşımız alabildiğine bağırıyordu: “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır. Toprak uğrunda ölen varsa vatandır.”
______________________

YARIN: Kıbrıs’ın hepsini istiyorum




 
ozan-arif.ws | ozan-arif.net | ozan-arif.org | arif.info | © 2020 Tüm Hakları Saklıdır

Arif'çe

  • GÜLE GÜLE VEHBİ!..
    Yazan
    Kara haber tez duyulur derler hep… Zaman, şartlar, veya kendi sıkıntılarımız hatta kendi canımızın derdine düşmemiz kara haberleri bile geç duyar hale getirdi bizi… Baksanıza benim güzel hemşehrim, benim yiğit kardeşim, değerli gönüldaşım, daha açıkcası ülküdaşım… Ülküdaşım… Alucra’nın Vehbi Usta’sı çekip gitmiş de onu bile geç duymuşum geç…
    Yazan Çarşamba, 12 Eylül 2018 06:46 Devamını oku...
Arif'çe

 


"Bir Devrin Destanı" isimli
şiirkitabının 3. baskısını
TÜRK KİTAP EVİ'nden temin edebilirsiniz.



Münchener Str. 13 | 60329 Frankfurt am Main
+49 69 250506

www.turkkitap.de