Üye Girişi

Üye Girişi

Bir Değil, Bin Ağacınız Olsun

01 Mar 2003

Tarım ve Orman Bakanı İrsen Küçük: “Dış desteğe son derece ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde Avrupa’daki Türkler olarak yapmış olduğunuz ziyareti son derece anlamlı buluyorum.”
Dışişleri ve Savunma Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu: ”Son günlerde Türk’ün kanıyla kazanılmış hürriyetten faydalanarak sokaklarda Rum ağzıyla gösteri yapanlar, sizleri üzmesin." Otobüse bindik. Binmemizle inmemiz bir oldu adeta... Çok yakınmış Tarım ve Orman Bakanlığı. Demek ki burada da Ankara’daki gibi bakanlıklar iç içe, diye düşündüm. Evet. Bu seferki görüşmemiz Tarım ve Orman Bakanı Sayın İrsen Küçük’le olacak. Sayın Bakan, “Küçük” soyisminden de hatırlayacağınız gibi adı Kıbrıs’la beraber destanlaşmış, Makaryos döneminde Kıbrıs Cumhurbaşkanlığı yardımcılığı yapmış, Kıbrıs’taki ilk mücadeleyi başlatan yiğit Türk evlatlarından “Dr. Fazıl Küçük”ün yeğeni oluyor... Zaten bu bakanlıkta müdür olan mihmandarımız Nazım Ergene beyle birlikte gayet mütevazı olan bakanlık binasına girdik. Merdivenleri çıktıktan sonra herhangi bir salona değil, doğruca bakanın makam odasına vardık. Sayın Bakan odasının kapısında bekliyordu. Sadece yüzünde ki değil, gözbebeklerindeki tebessümle karşıladı bizleri. Mütevazı bir bakanlık binası demiştim ya, aynı mütevazılıktaki bir makam odasındayız. Kafileye göre küçük bir oda. Fakat makam sahibinin gönlü öyle geniş ki herkes bir yer bulup oturdu.

Türk Ordusu’nun garantörlüğünü kimse sulandıramaz

Kafile adına konuşan Selçuk Han, konuşmasının ardından Kafilenin “Kıbrıs’ta bir dikili ağacımız olsun” sloganıyla Kıbrıs’a geldiğini bunun için yer tahsisi konusunda yardımcı olunmasını istedi. Sayın Bakan, O tebessümlü yüzüyle “Sizin Kıbrıs’ta bir değil, bin ağacınız olsun” diyerek söze başladı. “Dış desteğe son derece ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde Avrupa’daki Türkler olarak yapmış olduğunuz ziyareti son derece anlamlı buluyor, sizi yavru vatanımızda ağırlamaktan gurur duyuyorum” diye devam ettiği konuşmasında son günlerdeki gelişmelere değinerek, “Türkiye’nin ve Türk ordusunun garantörlüğünü kimsenin sulandıramayacağını” konuşmasının sonunda da “Ağaçlarınızı dikerken yanınızda olmak isterdim. Ancak hareketli günler yaşıyoruz. Sizden sonra başka toplantılarımız var. Size refakat etmesi için Orman Genel Müdürümüzü görevlendiriyorum. Yarın akşam yemeğinde yine beraber olacağız” dedi.


Artık her birimizin Kıbrıs’ta dikili bir ağacı var.

Önümüzde Orman Genel Müdürü Altay Bey’in ve diğer görevlilerin bulunduğu bir araba, arkada bizim otobüs, yani küçük bir konvoy halinde Karpaz’a doğru yola çıktık. Karpaz Kıbrıs’ımızın şu sivri kısmı. Karpaz’da Kantara denilen bölgede bize tahsis edilen ağaç dikim sahasına gidiyoruz. Lefkoşa’den vasıta ile bir buçuk saat uzaklıkta. Yolculuk esnasında orman bakanlığınca hazırlanan azıklar yenildi. Ve ağaç dikeceğimiz alana vardık. “Kantara Kalesi”nin eteklerinde denize hakim bir yamaç. Güzel bir yer. Bütün kafile kolları sıvadı. Kimi kazmayı kimi küreği kaptı. Orman Genel Müdürü Altay beyin gösterdiği şekilde herkes başladı ağaçlarını dikmeye. Harıl harıl çalışıyorlardı. Atilla Abacıoğlu kendi ağacını dikmiş, bu da “İngiltere’deki arkadaşlarımın” yerine diyordu. Mevlüt Özdemir “Bu da Fransa’daki ülküdaşlarımın yerine”. Yok bu Almanya’dakilerin, bu Hamburg’dakilerin yerine derken bir de baktık ki ortalık fidanlığa dönüşmüştü. Ama en hızlı Mustafa Özkan çalışıyordu. Onu seyrettiğimi anlayınca “Ozanım, ben varya, böyle iştahla Gümüşhane’de babamın tarlasına bile ağaç dikmedim” dedi. Güldüm. “Dik Mustafa Başkan dik”... dedim. Ama bana Allah için doğru söyle; “Sen şimdi ağaç mı dikiyorsun, yoksa Rum mu söküyorsun!” Mustafa Başkan Gümüşhane şivesiyle “Hah işte eyle...” deyince bütün kafile gülmeye başladı.


Makamı dar olsa da yüreği geniş adam Tarım ve Orman Bakanı İrsen Küçük
Sayın Tahsin Ertuğruloğlu’nu tanımaktan büyük mutluluk duydum.

 

Şehit kanları ile beslenecek fidanlar

Bu şakalaşmalar arasında Tarım Bakanı İrsen Beyin bir cümlesi geldi aklıma. “Diktiğiniz ağaçların kökü siz gitseniz de Kıbrıs’ı kavrayacak, sahiplenecek, Kıbrıs’ın Türk vatanı olduğu bir daha tescillenmiş olacak” demişti. Susuz bir bölge ama Allah biliyor bu ağaçların tutacağından hiç şüphem yok. Çünkü hiç su görmeseler bile bu ağaçları, bu toprağımızın altındaki şehit kanları besleyecek, yeşertecek, büyütecek diye düşünüyorum. Ağaç dikme işinden sonra, akşam yemeğine kadar zamanımız vardı. Bunu değerlendirelim dedik ve iki üç kilometre yukarıdaki “Kantara Kalesi”ni de gezdik. Bulunduğu muhite hakim çok eski bir kale. Burçlarından Kıbrıs’ı seyretmek bir başka haz veriyordu insana. Bırakın bağrı yanık bir aşığın söylediği türküyü, Toroslarda horoz ötse buradan yine duyulur diye geçti aklımdan. Keşke zaman bol olsaydı da şurada oturup birşeyler yazabilseydim. Lakin zaman yoktu. Geri dönmemiz lazımdı. Zira KKTC Dışişleri ve Savunma Bakanı Sayın Tahsin Ertuğruloğlu’nun bizim için vereceği akşam yemeğine katılacaktık. Daha da önemlisi yemekten önce resmi programdan kopup cennet mekan Başbuğumuz Alparslan Türkeş’in doğduğu evi ziyaret edecektik. Otobüsle geri dönerken Kıbrıs’ın güzelliklerini seyrettik doyasıya. Güzellikler kafileyi öyle cezbetmiştiki, gelip buralara yerleşmeyi bile dillendirenler vardı.


KKTC Dışişleri ve Savunma bakanı Tahsin Ertuğruloğlu bizi kapıda karşıladı

Saat akşamın sekizi, Lefkoşa’da Saray otelindeyiz. Saray otelinin en üst katına çıktığımızda bizi karşılayanlar bu defa görevliler değil, bize yemek verecek olan Dışişleri ve Savunma Bakanı’nın ta kendisiydi. Hayret ettim. O en son gelip alkışlar arasında salona girmekten ziyade, hepimizden önce gelerek bizi asansörün kapısında karşılamayı tercih etmişti. Yanında Türkiye Büyükelçliği Birinci Müsteşarı Dr. Hakan Akbulut ve başkaları vardı. Mihmandarlarımızdan Ülkü hanım zaten dışişlerinde görevli olması hasabiyle bizleri tek tek tanıtmaya çalışıyordu. Herkesle tokalaştı sayın bakan. Elleriyle tokalaşsa da gözlerindeki memnuniyetle kucaklıyordu bizleri. Daha yerlerimize oturmadan, o sıkıcı protokol havasını yıkmış ve arkadaşımız olmuştu sanki. “İşte bu Arif” dedim, kendi kendime “İşte adamlık bu...” Büyükçe bir “U” şeklinde tanzim edilmiş masaların etrafındaki yerlerimize oturduk. Tek tek herkesi kendi ağzından tanımak istedi Tahsin bey. Herkes kendini tanıttı. Her yerde yapılan (tabir-i caizse) perşev konuşmalarından sonra sayın Bakan söz aldı. “Kıymetli kardeşlerim; İnsan yabancı ülkelerde vatanın ne demek olduğunu daha iyi anlıyor. O sebeple sizlerin yüreğini görür gibiyim. Yüreklerinizdeki o asil duygunun önünde saygıyla eğiliyor, önce bir Kıbrıslı Türk evladı, sonra da Yavru Vatan’ın bir bakanı olarak sizi Kıbrıs’ta bağrımıza basmaktan şeref duyuyorum” dediğinde tüylerimiz diken diken olmuştu. Tahsin Ertuğruloğlu, daha ilk cümlesiyle sadece beni değil, bütün kafileyi can evinden yakalamıştı. Ve devam etti. Kıbrıs’taki son gelişmelere değinirken “Son günlerde Türk’ün kanıyla kazanılmış hürriyetten yararlanarak sokaklarda Rum ağzıyla gösteri yapanlar, sizleri üzmesin. Biz fazla aldırmıyoruz. Kandırılarak sokaklara dökülmüş ilk okul, ortaokul çocuklarında, 17-18 yaşlarındaki üniversiteli gençlerde, veya ekonomik sıkıntısı istismar edilmiş insanlarda suç aramıyoruz. Onları aldatarak sokaklara döken gerçek suçluların kim olduğunu, sayılarını, hatta niyetlerini biliyoruz. Biz onları bildiğimiz kadar bütün bu gelişmeleri kenardan seyreden Kıbrıs’ın gerçek sahiplerini yani Kıbrıs Türk’ünü biliyoruz. Endişeniz olmasın. Kıbrıs Türk’ü olarak vatan ve hürriyet gibi nimetlerin farkındayız. Vatanın ve hürriyetin kıymetini bilenler, onları korumak için her zaman kuvvet bulurlar. Biz kuvvetliyiz. Sizlerde kuvvetimize kuvvet kattınız. Hepinize çok teşekkür ederiz” diye konuşmaya devam ederken.....

Her eli öpmem

Allah’ın bildiğini sizden saklamayayım. Kalkıp bu adama sarılmak geldi içimden. Alnının çatından öpmek istedim. Hatta beni bilirsiniz öyle her eli öpmem! Fakat benim yaşlarımda olmasına rağmen bu eli öpmek istedim. Ve “Allah’ım sana şükürler olsun, öyle sandığım gibi Rauf Denktaş burada yalnız değil. Ona bir şey olursa onun yerini belli etmeyecek yiğitler var diye” düşündüm. Sonra yemek servisi başladı. Kaşık çatal sesleri arasında sohbet başka mecralara kaydı zaman zaman. Bu arada hemen yanımda oturan Büyükelçiliğimizin birinci müsteşarı Hakan beyle sohbete girdik. Tanıdığım kadarıyla genç idealist bir hariciyeci, Stuttgart Konsolosluğu’nda çalışmış, Almanya’yı biliyor. Ona çok merak ettiğim bir şeyi sordum. “Sayın müsteşarım siz de bilirsiniz, biz Kıbrıs’ı, daha doğrusu Kıbrıs’taki sosyal yapıyı, televole programlarından tanırız. Hani şu Mehmet Ali Erbil’in sulu şakalarıyla salonlarda kahkaha atan Kıbrıslılar nerede oturuyor, onlar ayrı bir kesim mi” diye soracakken... Gülerek... Leb demeden leblebiyi anlamış bir diplomat kıvraklığıyla lafı ağzımızdan aldı. “Hayır hayır dedi. Haklısınız buraya gelmeden önce bende öyle düşünüyordum. Ama onlar hafta sonları özel tutulmuş uçaklar ve sanatçılarla Kıbrıs’daki kumarhaneli, gazinolu otellere gelen, burada her hafta sonu kumar oynayıp eğlenerek, pazartesi günü de tekrar geri dönen Türkiye’mizdeki mutlu azınlık. Onların arasında tektük Kıbrıslı zor bulursunuz” dedi. Yanlış edindiğim bir kanaatin ağırlığından kurtulmanın hafifliğini hissettim. Kıbrıs adına sevindim. Türkiyem adına üzüldüm. Daha bir çok şey konuşuldu o yemekte. Hele spor sohbetlerine girildi ki sormayın gitsin. Bu arada sayın bakanın hızlı bir Fenerbahçeli olduğu da ortaya çıkmıştı. Yemekte bulunanların çoğu Galatasaraylı olmasına rağmen, Tahsin bey herkese Fenerbahçe adına cevap veriyordu. Oyuncuları tek tek tahlil ediyor hatta Kadıköy’deki Fenerbahçe stadyumunun granit döşemelerinden, lüks koltuklarından dem vuruyordu. Kafiledeki koyu Galatasaraylı arkadaşlardan biri kulağıma eğilerek, “Gözün arkada kalmasın Ozanım, bu sezon cılkı çıkmış Fenerbahçe’ye böylesine sahip çıkan biri, Kıbrıs’a kim bilir nasıl sahip çıkar” dedi. Hülâsa Tahsin Ertuğruloğlu, hem devlet adamlığı, hem hoş sohbeti, hem de şakalarıyla bizi fethetmişti. Çaylar kahveler içildi, fotoğraşar çekildi. Beraberce otelden ayrıldık. Sayın Bakanı gideceği yere, Kafileyi Girne’ye yolcu ettikten sonra bende bir program için Kıbrıs’ın yerel kanallarından “Ak Deniz TV”ye doğru yola çıktım. Biz Denktaş’tan güç aldık Anadoludan gitme bir Kıbrıs aşığı olan Erhan Arıklı’nın idare ettiği programda geliş gayemizi yaptığımız ziyaretleri, edindiğimiz kanaatleri anlattım. Son zamanlarda bazı çevrelerin saldırı odağı haline gelmesinden dolayı, destek vermeye geldiğimiz Rauf Denktaş’dan adeta bizim destek aldığımızı anlattım. Kıbrıs Destanı’nı okumam istendi ve okudum. Aşağı yukarı bir saate yakın süren programdan sonra Erhan Bey beni Girne’ye öğretmenevinin önüne getirdiğinde saat neredeyse bir buçuk olmuştu. Vedalaştık. Kafile yatmıştı. Haklıydılar bu gün çok yoruldular çünkü. Odama çıkıp günün akışı içinde yapamadığımız vazifelerimizi yaptıktan sonra başımı yastığa koydum. Geçirdiğimiz günü düşündüm. Yine o Barbarlık Müzesini, yaptığımız ziyaretleri, yapılan konuşmaları geçirdim aklımdan. Ve Denktaş’ın o çileli yüzü geldi gözlerimin önüne. Çileli yüzün verdiği huzurla uyuyakalmışım.


Lefkoşa’ya geldiğimizde bir şehir turu bahanesiyle resmi programın dışına çıktık. Acele ediyorduk çünkü güneş batmak üzere idi. Güneş batmadan bulmalıydık! Sora sora Türklerle Rumların birbirini nerede ise göre göre yaşadığı tel örgülerle ayrılmış “Yiğitler Burcu” denilen parkın yanından geçip dar sokaklara daldık. Aradığımız (Kirlizade sokak) ve o sokaktaki evi bulduk... Bulduk ama yıkıldık. Sadece sokağa bakan duvarı sağlamdı. Üstünde (Kim bilir ne zaman asıldıysa) kenarları yırtılmış ayyı ldızlı, üç hilalli ve bozkurtlu bayraklar asılıydı. Kapı kilitli. Ama camı-çerçevesi kırılmış, tarumar olmuş pencerelerden içeriyi görmek mümkündü. Ne çatı, ne bölmeler ne arka duvar hiç birşey yoktu. Tek kelime ile bir harabeydi. Bu hali gören arkadaşlarımız evden daha fazla harabeye dönmüşlerdi. Çünkü burası Başbuğumuz Alparslan Türkeş’in doğduğu evdi. Herkes ağlamamak için kendini zor tutuyordu. (Burada öyle şeyler söylemek geliyor ki içimden fakat söylemeyeceğim!) “Hangi hatırasına doğru dürüst sahip çıktık ki” dedi Atilla Abacıoğlu..... Mustafa Özkan adeta isyan edercesine “Bu ne biçim iş Ozanım, ya yapsınlar ya da bana yetki versinler, ben burayı müze yaparım müze...” diyordu. Benim ise o son kasetteki parçam gelmişti aklıma, “Ya benim sevda mı geri versinler, Ya da adam gibi bir iş görsünler...”
______________________

YARIN: Kıbrıs’ı vatan yapanlar




 
ozan-arif.ws | ozan-arif.net | ozan-arif.org | arif.info | © 2020 Tüm Hakları Saklıdır

Bu kategoriden diğerleri: « Küvetteki Kan İzleri

Arif'çe

  • GÜLE GÜLE VEHBİ!..
    Yazan
    Kara haber tez duyulur derler hep… Zaman, şartlar, veya kendi sıkıntılarımız hatta kendi canımızın derdine düşmemiz kara haberleri bile geç duyar hale getirdi bizi… Baksanıza benim güzel hemşehrim, benim yiğit kardeşim, değerli gönüldaşım, daha açıkcası ülküdaşım… Ülküdaşım… Alucra’nın Vehbi Usta’sı çekip gitmiş de onu bile geç duymuşum geç…
    Yazan Çarşamba, 12 Eylül 2018 06:46 Devamını oku...
Arif'çe

 


"Bir Devrin Destanı" isimli
şiirkitabının 3. baskısını
TÜRK KİTAP EVİ'nden temin edebilirsiniz.



Münchener Str. 13 | 60329 Frankfurt am Main
+49 69 250506

www.turkkitap.de