Üye Girişi

Üye Girişi

Küvetteki Kan İzleri

28 Şub 2003

Gözümü bir türlü o küvetten ayıramadım. Kan izleri hâlâ o günkü tazeliğiyle duruyordu sanki. Küvetin deliğine gözüm takıldı. Bu delikten en son akan, sabun köpüklü banyo suları değil, bir Türk anasının ve üç çocuğunun kanlarıydı...
Bütün kafile sıkılmış yumrukları ve çatılmış kaşları ile donakalmıştı adeta. Dışarı çıktım kapının kenarındaki levhaya baktım. “Barbarlık Müzesi” yazıyordu. İsabetli konulmuş bir isim diye düşündüm. Sonra bağırmak geldi içimden.

29 Ocak 2003 Çarşamba. Bu mevsimde Avrupa’da rüyada bile görülmeyecek güneşli bir gün yaşanıyor Kıbrıs’ta. Mihmandarlarımız gelmiş günün programını konuşarak birlikte yaptığımız içinde Kıbrıs’ın meşhur “Hellim Peyniri”nin de bulunduğu sabah kahvaltısından sonra bizim için özel tahsis edilmiş otobüsteyiz. Programa göre Girne’den hareket ettik. Lefkoşa’ya bugünkü ilk ziyareti yapacağımız “Barbarlık Müzesi”ne gidiyoruz. Otobüsümüz Lefkoşa’da Kumsal mahallesi İrfan Bey sokaktaki 2 numaralı evin önünde, yani Barbarlık Müzesi’nin önünde durdu. Evet ben bu binayı tanıyordum. Daha önce çocukluk yıllarımdaki gazetelerde görüp de hafızamdan çıkmayan o kanlı manzaranın yaşandığı evdi bu. Bahçe içerisinde tek katlı bu binayı gezerken sanki taa 1963 senesinin 24 Aralık gecesini yaşıyordum. O gece evin aile reisi Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı Doktoru olan Nihat İlhan görevdeydi. Evde binbaşımızın hanımı Mürüvvet İlhan, çocukları Murat, Kutsi ve Hakan, ev sahipleri Hasan Yusuf Gudum, eşi Ferdiye Hasan Gudum, komşuları Moralı Ayşe Cankan, kızı Işıl Cankan ve Növber İbrahimoğlu bulunmakta idi. Gece bastırır bastırmaz Kıbrıs’ın her tarafındaki saldırıların biri de burada olmuştu. Kurşun yağmuruna tutulmuşlardı. Mürüvvet hanım ve üç çocuğu banyonun küvetinde, diğerleri küvetin çevresinde ve Ferdiye hanım ise banyonun yanındaki tuvalete sığınmak zorunda kalmışlardı. Evi kurşun yağmuruna tutan Rum caniler, daha sonra sokak kapısını kırarak eve dalmışlar, banyoyu makineli tüfeklerle tarayarak, Mürüvvet hanım ve üç çocuğunu orada acımasızca şehit etmişlerdi. Banyoya sığınan diğerleri ağır yaralanmış, tuvalete sığınan Ferdiye hanım ise kapının taranması sonucunda başından aldığı kurşunlarla oracıkta yığılıp kalmıştı.

Duy ulan kahpe dünya

Ama ben gözümü bir türlü o küvetten ayıramadım. Kan izleri hâlâ o günkü tazeliğiyle duruyordu sanki. Küvetin deliğine gözüm takıldı. Bu delikten en son akan, sabun köpüklü banyo suları değil, bir Türk anasının ve üç çocuğunun kanlarıydı dedim içimden. Bütün kafile sıkılmış yumrukları ve çatılmış kaşları ile donakalmıştı adeta. Dışarı çıktım, kapının kenarındaki levhaya baktım. “Barbarlık Müzesi” yazıyordu. İsabetli konulmuş bir isim diye düşündüm. Sonra bağırmak geldi içimden. Bütün dünyanın kulağını patlatırcasına bağırmak... “Duy ulan kahpe dünya, Duy Türk’ün feryadını... Sen hâlâ barbarlıkla, Zikret Türk’ün adını... Türk mü öldürmüş burda, Üç sabi, dört kadını, Kim Türk’e barbar derse Ben onun ......


Heyetteki arkadaşlarımızla Barbarlık Müzesi’ni ziyaret ettiğimizde gözyaşlarımızı tutamadık, fakat asırlık çınar Denktaş’ın kararlılığı bize moral verdi.

 

Çilesi yüzünden okunan adam

Tekrar yola koyulduk. Yüreklerimizin bir köşesinde biraz önce gördüklerimizin burukluğu, diğer köşesinde bir başka heyecan var. Evet saat 10’da büyük Türk evladının huzurunda olacağız. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş bizi kabul edecek. Gayet mütevazi olan Cumhurbaşkanlığı binasının bahçesine girince yüreğim yerinden çıkacakmış gibi heyecanlandığımı hissettim. Bu heyecan bana yabancı değil. Ben bu heyecanı bir de rahmetli Başbuğumuz Alparslan Türkeş’in huzuruna çıkarken hissederdim. Bizi bir bekleme odasına aldılar. Bir görevli “Değerli misafirlerimiz, inanın Cumhurbaşkanımız sıhhatinin tam elvermemesine rağmen günde 20-25 heyetle görüşüyor. fiu anda da içeride bir heyet vardır. Onlar çıksın sizi alacağız” dedi. Bu ifade içerisinde hem nazik bir bilgi verme, hem de ziyareti fazla uzatmamamız hususunda çok nazik bir uyarı vardı. Kendilerine teşekkür ettik.

Hoş geldiniz evlatlarım

Kapı açılıp buyurun dediklerinde daha içeri girmeden bir masanın başında kitapların, evrakların arasında gözüme ilişti O yiğit insan. O an için bir Cumhurbaşkanı lüksünden ziyade bir komitacı havası gördüm sanki. Değişen hiçbir şey olmamış dedim kendi kendime. Dün zulme karşı silahla yaptığını şimdi kağıtla, kalemle yapıyor diye geçti içimden. Kapıdan içeri girmeye başladığımızda yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle kalktı masasından. Kapıya doğru bizi karşılamak için yürürken “Hoş geldiniz evlatlarım” deyişini hayatım boyunca unutmayacağım. Salondaki heyetlerin kabul edildiği kısımda yerlerimizi aldık. Canım hiç konuşmak istemiyordu. Denktaş’ı dinlemek, Denktaş’ı seyretmek istiyordu. Onun verdiği mücadeleyi illâ ki ifadelerinde değil yüzündeki kırışıklıklarda, alnındaki çizgilerde, zaman tüneli gibi insanı içine çeken bakışlarında görmek mümkündü. Ama bizden birinin konuşması lazımdı. Selçuk Han ile göz göze geldik. Ve Selçuk Han konuşmaya başladı. Kafile hakkında bilgi verirken, heyecandan sadece kendi değil ağzından çıkan kelimeler bile titriyordu. “Türk dünyasının yetiştirdiği büyük devlet adamı, Kıbrıs Türkü’nün lideri Cumhurbaşkanımız Rauf Denktaş’a ve Kıbrıs Türkü’ne Avrupa Türkleri’nin sonsuz desteğini getirdik” diye başladı söze.

Kısaca Avrupa’da bulunan Türklerin dünkü ve bugünkü durumunu, Avrupa’nın entegrasyon adı altında asimile etme çabalarının boşa çıktığını Müslüman Türk kimliğinden taviz verilmediğini söyledikten sonra “Dünyaya insan hakları ve demokrasi dersi vermeye kalkan batı, dün Bosna’daki kan gölünden atlayarak, Kıbrıs’ta yaşayan vahşeti görmezlikten gelip anavatanımız Türkiye ve KKTC’yi sıkıştırmak için Kıbrıs Rum kesimine Avrupa Birliği kapılarını açıyor. İşte bu çifte standardın karşısında oyuna gelerek ‘ben ne Türk’üm ne Rum’um’ diye saçmalayan ağızları kınıyor, zât-ı alîlerinizi ve verdiğiniz şanlı mücadeleyi destekliyor, Türk olmanın ve hürriyetin bedelini ödemiş olan Kıbrıs Türk’ünü birliğe, beraberliğe davet ediyoruz” diye bitirdi.

Ben de vatanımdan uzakta kaldım

Selçuk Han’dan sonra tecrübe deryası Rauf Denktaş, ellerini koltuğun iki yanına koyup “Bizi çok duygulandırdınız” diye söze başladı; “Kıbrıs’ta son çalkantılar ne olursa olsun endişe edecek bir durum yoktur. Biz bu milli davayı anavatanla birlikte yürütüyoruz. Bütün müdafaa ettiğimiz ilkeler, anavatanın vazgeçilmez dediği ilkelerdir. Anavatanımızın verdiği tam desteğin rahatlığı ve güvenliği içerisinde hareket ediyoruz.” Bizlerin durumuna da değinerek, “Dış ülkelerde vatanından ve bayrağından uzakta yaşamanın çok zor olduğunu biliyorum. Çünkü ben de hayatımın çeşitli dönemlerinde vatanımdan, bayrağımdan, halkımdan uzakta kalmak mecburiyetinde kaldım. İnsan uzaktan bakınca daha başka bir endişe duyuyor. Endişenizi anlıyorum” dedi ve hemen ekledi, “Çatlak seslerin olması doğaldır, çünkü KKTC’de demokratik bir düzen hakimdir. Ancak Kıbrıs’ımızın üzerinde oynanan oyunları iyi teşhis ettik ve tedbirlerimizi alıyoruz. Önce halkımıza doğruları anlatmanın neticelerini aldık. Halk “Annan Plânı” hakkında uyanmaya başladı. Artık herkes bu plânın bu haliyle imzalanmayacak bir belge olduğunu anladı. KKTC’nin vazgeçilmez ilkelerini kabul ettirmek amacıyla müzakereleri sürdürüyoruz. Başarır mıyız, başaramaz mıyız bilemiyorum. Ama bunu Türkiye ile birlikte sürdürüyoruz. Onun için endişemiz yoktur. Sizin de olmasın... 28 fiubat’ta belge imzalanır hale gelirse tabiatıyla imzalayacağız. İmzalanamaz halde ise, Rumlar hâlâ diretiyorsa bildikleri yolda gidiyorlarsa imzalamamız mümkün olmayacaktır. Lakin bu yolun sonu değildir. Kıbrıs meselesinin halli için yine çabalar sürdürülecektir. Biz Türk dünyasını, kötü bir anlaşma ile üzmek istemeyiz. Bir anlaşma isteriz ki her iki taraf da (İstediğimin tümünü alamadım, ama iyidir, güzeldir, iyi bir ortaklık iyi bir komşuluk olabilir) desin. Duyarlılığımızdan ve dikkatimizden şüpheniz olmasın. 28 fiubat’a biz ezilmiş, yetkileri alınmış, imzalamaya mecbur bırakılmış bir kişi olarak değil, ayakta müzakere yetkisine sahip, alnı açık, başı dik bir görüşmeci olarak gidiyoruz... Allah büyüktür” diyerek konuşmasını bitirdi.

"Seni sevmeyen ölsün"

Çaylar geldi. Çayları yudumlarken çeşitli konulara girdik. Herkes bir şeyler soruyordu. Amerika seyahatini, hastalıkla geçen üç ayı, sıhhatinin şimdi nasıl olduğunu, hülâsa birçok şey soruldu. Fakat dedim ya, zaman zaman konuşsam da, ben onunla konuşmaktan ziyade seyretmeyi tercih ediyordum. Rauf Denktaş’ın, zımba gibi, son derece kararlı, sağlıklı ve mesuliyetini yüklendiği meseleye fevkalâde hakim olduğunu söyleyebilirim. Zira bu her halinden belli oluyordu. Kafamdan bir sürü şey geçti o anda. Hatta hiç sevmememe rağmen aklıma bir pop şarkısının sözü geldi, “Seni sevmeyen ölsün”. Evet, dedim kendi kendime “Rauf baba, seni sevmeyen ölsün.” Ziyaretimizi bitirip, bu yiğit insanın huzurundan ayrılırken başım göğe ermişti sanki. Kendimi olduğumdan daha büyük hissettim. Kendimi böyle hissederken şu da geldi aklıma, “Kendini çok büyük sanan bazıları bu makama geldiyse, O’nun huzurundan muhakkak cüceleşip çıkmışlardır.” Çünkü Denktaş’ta öyle bir sihir var ki gelenin niyeti önemli, huzuruna gelen ya büyüyerek çıkar, ya da un-ufak olarak... Neler düşündüm neler! Hangisini yazayım?.. Avrupa Birliği geldi aklıma. Kofi Annan geldi, Annan’ın plânı geldi. Çeşitli tuzaklar geldi ve bir sürü örümcek, sonra örümcek ağları geldi. Peki bu örümcek ve örümcek ağları niye geldi, diye merak ettiyseniz söyleyeyim. Bir söz vardır. Derler ki: “Örümcek ağı da tuzaktır, ama ona ancak sinekler düşer.” Halbuki ben “Biraz önce bir sinek değil, ömrü yıllarca mücadele ile geçmiş koskoca bir “Bozkurt” dinledim...” Kafam rahat, gönlüm rahat.. Allah’a ısmarladık Rauf baba... Allah sana uzun ömürler versin...


Meclis Başkanı Vehbi Zeki Serter ve Hamburg Koordinasyon Kurulu Başkanı Selçuk Han

Denktaş’ı dinledikten, daha doğrusu gördükten sonra Barbarlar Müzesi’ndeki halet-i ruhiyemden biraz kurtulmuştum. Kafiledeki arkadaşlarda da aynı rüzgarların estiği belliydi. İşte bu moralle, Cumhurbaşkanlığı ile araları çok yakın olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Meclisi’ne vardık. Görevliler yine aynı nezaketle bizleri karşıladı.. Meclis Başkanı Vehbi Zeki Serter’le görüşeceğiz. Salona aldılar bizi. Çok geçmeden güler yüzüyle her halinden efendilik yayılan Meclis Başkanı teşrif etti. Ziyaretimizin sebebi malûm. Burada da arz ettik. Ve Meclis Başkanı konuştu, biz dinledik. Kıbrıs’taki durumu özetledi, oynanan oyunları anlattı, çatlak seslerden bahsederken “Sakın bunları Kıbrıs Türk’ünün sesi olarak algılamayın, Kıbrıs Türk’ü son derece şuurlu ve meselesinin farkındadır, bugüne gelmek için ödediği bedeli unutmamıştır” diyerek sanki içimizi okuyordu. Yavru Vatan’ın güzel portakallarından sıkılmış portakal sularını yudumlarken, Kıbrıs’ın sağlam ellerde olduğunu öğrenmenin hazzını, güvenini yaşıyorduk. Hatta sadece konuşmaların yetmeyeceğini, burada, KKTC’nin bu yüce mekânında benden “Kıbrıs Destanı”nı okumamı istedi. Okudum. Hem de ayrı bir zevk alarak okudum. Sadece salondaki insanlar değil, sanki o binayı oluşturan taşlar bile dinledi gibi geldi bana. Hülâsa yavru vatanımızın meclisini ve bu meclise başkanlık yapan bir yiğit insanı, Vehbi Zeki Sertel’i tanımanın keyfiyle ayrıldık oradan. Dışarı çıktığımız zaman kafiledeki arkadaşlardan biri, “Yahu adam doğru söylüyor. (Ben ne Türk’üm, ne Rum’um) diyenler bir avuç zibidi herhalde” dedi. Bir başkası “Tabii ne zannettin onlardan bizim Türkiye’de yok mu sanki. Gaz yağı teknesi gibi sayıları az olsa da tangırtıları boldur” diye cevap veriyordu. Öyle şeyler konuşuyorlardı ki onlara kulak vermemek, sohbetlerini duyup gülmemek elde değildi.
______________________

YARIN: Kıbrıs’ta bir değil, bin ağacınız olsun






 
ozan-arif.ws | ozan-arif.net | ozan-arif.org | arif.info | © 2020 Tüm Hakları Saklıdır

Arif'çe

  • GÜLE GÜLE VEHBİ!..
    Yazan
    Kara haber tez duyulur derler hep… Zaman, şartlar, veya kendi sıkıntılarımız hatta kendi canımızın derdine düşmemiz kara haberleri bile geç duyar hale getirdi bizi… Baksanıza benim güzel hemşehrim, benim yiğit kardeşim, değerli gönüldaşım, daha açıkcası ülküdaşım… Ülküdaşım… Alucra’nın Vehbi Usta’sı çekip gitmiş de onu bile geç duymuşum geç…
    Yazan Çarşamba, 12 Eylül 2018 06:46 Devamını oku...
Arif'çe

 


"Bir Devrin Destanı" isimli
şiirkitabının 3. baskısını
TÜRK KİTAP EVİ'nden temin edebilirsiniz.



Münchener Str. 13 | 60329 Frankfurt am Main
+49 69 250506

www.turkkitap.de