Üye Girişi

Üye Girişi

Kıbrıs Hiçbir Zaman Yunan Adası Olmadı

26 Şub 2003

Başlarken

Süleyman Nazif; “Vatan sıhhate benzer, değeri kayıp edilince anlaşılır" demiş. Türk milleti olarak maalesef dün kaybettiğimiz her biri bir vatan parçası olan toprakların kıymetini, bu gün yeni yeni anlıyoruz. (Aramızda hâlâ anlamamış olanların varlığı da bir gerçek) Kayıp olan vatan toprakları gibi, kıymetlerini kaybettikten sonra anladığımız vatan evlatları da vardır ki, sayıları saymakla bitmez. Bu günlerde Kıbrıs’taki gelişmeleri izlerken yine bizi millet olarak pusu da bekleyen gaşetin kokuları geliyordu burnumuza... Yavru vatana ve o yavru vatanın varlığına varlığını adamış Rauf Denktaş’a yapılan saldırılar yolumuzu Kıbrıs’a düşürdü. O yiğit Türk evladı, KKTC Devlet Başkanı Rauf Denktaş’la, meclis başkanı ile ve çeşitli bakanlarla hepsinden önemlisi Kıbrıs’ın gerçek sahibi olan “Sessiz çoğunluk"la yani Kıbrıs Türkü ile görüşme imkanı bulduk. Neler dinledik... Neler gördük... Neler hissettik.... Hatta neler yaşadık.... Takdir edersiniz ki, bütün bunları, satırlarla size anlatmak mümkün değil. Çünkü, bazen tahlilinden bir kitap olacak bakışların, bazen her damlasından bir destan çıkacak göz yaşlarının, bazen en müthiş nutukların işade edemediğini işade eden sessizliklerin içinde bulduk kendimizi... Müslüman Türk evladı olan herkese büyük görevlerin düştüğü günler yaşıyoruz. Hal böyle iken bu konudaki duyarlı yürekleri tenzih ederek yaşadığımız günlerin hassasiyetinden habersiz, kişileri, makamları, sivil toplum kuruluşlarını ve asker bavulu gibi oturan yöneticilerini kınıyorum. Burada ifade etmekte zorlandığım yüreğimde kopan çeşitli şırtınaların, duyguların, işade edemesem de sizler taraşından anlaşılacağını biliyorum. Sizleri Kıbrıs’a yaptığımız gezinin notları ile baş başa bırakırken, sürç-i lisan ettiğimiz yerlerde hoşgörünüze sığınıyor, duygularımızın size ulaşmasını sağlayan Türkiye Gazetesi’ne teşekkür ediyorum.

Saygılarımla


Bunlar kimin çocukları

Kıbrıs’ta suların tekrar bulandığı şu günlerde hafızamı yokluyorum. Okuduğum, duyduğum, dinlediğim bilgilerden sıyrılıp çocukluk günlerime dönüyor neler hatırladıklarımı düşünüyorum. Kıbrıs deyince, o yılların gazetelerindeki kan gölünü andıran manzaralar, bataryalı radyoların cızırtılı haberleri arasında dinlediğimiz Kıbrıs Türkünün feryadı, Fazıl Küçük ismi, Denktaş ismi, mücahitler denilen birileri, yanı sıra Makaryos denilen (Çocukluğunda Türkiye’den gitme olduğu söylenen) bir papaz, sonra Sampson denilen bir palikarya geliyor aklıma. Hemen arkasından Cengiz Topel, İbrahim Karaoğlanoğlu, batan bir gemimiz, sonra sokak başlarına yardım için serilmiş seccadeler veya seccadeye benzer bezler ve onlara gelip geçenlerin Kıbrıs için attığı yardım paraları, yüzükler, küpeler, bilezikler... Meydanlarda halkın “Ya taksim ya ölüm" diye bağırışları geliyor. Haa.. hiç hafızımdan silinmeyen bir de resim var. Bir subayımızın banyo küvetine doldurularak katledilmiş hanımı ve çocukları, sonra Mehmetçiği yani varlığından gurur duyduğumuz ordumuzu Kıbrıs Çıkarmasını, Beşparmak dağlarını, kaçan Yunan askerlerini, hatta kaçmasınlar diye toplara, zincirlenmiş Yunan topçularını daha sayabileceğim bir sürü şey hatırlıyorum. Hülâsa biz de tarih olmuşuz da haberimiz yok...

Şimdi günümüze gelelim

Bu günlerde Kıbrıs’tan yükselen bazı çatlak sesler duyuyorum. Aynı doğrultuda Türkiye’den yükselen çatlak sesler duyuyorum. Hatta Kıbrıs’la zerre kadar alakası olmayan ülkelerden ve kişilerden ahkam kesenler var. Televizyonlarda yapılan açık oturumları takip ediyor, şişirilmiş miting haberlerini dinliyor, yapılan plânlar, çizilen haritaları seyrediyorum. Yahu bunlar şu bizim Kıbrıs’la mı ilgili diye hayret ediyor ‘fesuphanallah’ demekten kendimi alamıyorum. El alemin söyledikleri beni fazla üzmüyor. Ama Kıbrıs’tan birileri çıkıp “Türk değil Kıbrıslıyız" “Türk askeri Kıbrıs’tan defol" “KKTC’ye son" “Barış istiyoruz" “Ortak Pazar pasaportu istiyoruz" “Rumlarla birlikte yaşamak istiyoruz". Bu günlerde hele Kıbrıs’ta Türkün hafızası olan Rauf Denktaş’ın rahatsızlığını fırsat bilerek “Azrail göreve" “Denktaş istifa" gibi sloganlar atanlar için kendi kendime sorduğum soru şu oldu: “Bunlar acaba kimin çocukları?" Bu sualin cevabını esasında konser için yaptığım son Londra seyahatinde bulur gibi oldum. Londra’da elime geçen Kıbrıslı birisinin çıkardığı “Toplum Postası" adlı bir ilan gazetesini karıştırırken hayretler içinde kaldım. Yukarıda bahsettiğim çatlak seslere destek veriyor, yanı sıra da çoluk çocuk demeden 30 bin Türk’ün kanını içmiş olan Abdullah Öcalan’a ve Kadek (PKK)’e destek veriyordu. Demek ki bunlar aynı yerlerden beslenen Türk düşmanlarıydı. Ama yine de Kıbrıs’taki boyutu neydi, bunu muhakkak öğrenmem, daha doğrusu yerinde görmem lazımdı. Kıbrıs’a gitmeliydim. İşte tam bu karar arafesinde (hani derler ya kalp kalbe karşıdır) telefonla Hamburg’dan bir gönüldaşım aradı. Hamburg bölgesi Türk Dernekleri Koordinasyon Kurulu Başkanlığı yapan Selçuk Han.. “Ağabey biz bir Kıbrıs seyahati düşünüyoruz, bizimle beraber gelir misin..." İşte “Körün aradığı bir göz Allah vermiş iki göz" lafı böyle anlarda söylenmiş olsa gerek. Bu teklife hemen “evet" dedim. Yapacağımız bu seyahatten haberdar olan bir çok arkadaşımız biz de geleceğiz diye ayaklandılar. Ne yazık ki yapılan seyahat planı, alınan randevular buna elverişli değildi. O sebeple kafileyi İngiltere’den "Türk Dünyası Eğitim Vakfı" Başkanı Atilla Abacıoğlu, Fransa’dan "Türk Federasyon" eski Başkanlarından Mustafa Özkan, Mevlüt Özdemir, Almanya’dan Türk "Federasyon eski Başkanı Mehmet Erdoğan", yine Almanya Türk Federasyon eski genel muhasiplerinden Erol Özkan ve beraberlerinde tek tek ismini sayamayacağım gönüldaşlarımızla. Tabii Hamburg’dan bu gezinin mimarı olan Koordinasyon Kurulu Başkanı “Selçuk Han" ve beraberindeki kardeşlerimizle sınırlı tuttuk. Her birimiz bulunduğumuz Avrupa ülkelerinden hareket ederek Türk Hava Yolları’nın 7.50’deki Kıbrıs’a gidecek uçağına binmek üzere İstanbul Atatürk Hava Limanı’nda buluşmak üzere sözleştik.

Heyecanlı yürekler

Ve buluştuk. 3-4 saatlik bekleme süresi içerisinde hava limanında kafileyi tahlil etme fırsatı buldum. Tek tek tahlil etmem mümkün değil. fiöyle genel olarak gözlerindeki ışığı gözetlerken her birinde şunu fark ettim: “Büyük bir milli göreve gitmenin gururu içindeydiler" sanki.. Heyecanlıydılar, kimisi "Ben Kıbrıs’a daha öncede gittim ama böyle heyecanlanmamıştım" derken, kimisi "Kıbrıs bir yana Denktaş bir yana. Ben Denktaş’ın elini öpeyim o yeter bana" diyordu. Bu arada seyahatimizden haberdar olan ve bizi hava limanında yalnız bırakmayan emniyet mensuplarına, bu konuda duyarlı olan basın mensuplarına, özellikle İhlas Haber Ajansı’na teşekkür etmek istiyorum. Kimisi kayıt aletleriyle, kimisi kağıt kalemiyle, kimisi fotoğraf makineleriyle, kameralarıyla karşımıza geçip gidiş sebebimizi sormaya başladılar. İlk açıklamayı yapmamızın zamanı diye düşündüm. Evet.. Biz kimdik ve Kıbrıs’a neden gidiyorduk? Herkesin kendine göre bu suale vereceği bir cevabı vardı muhakkak. Fakat bu kafilenin bir ismi ve gidişimizin izahı olmalıydı. Öyle ya kimimiz Ozan, kimimiz Federasyon Başkanlığı yapmış insanlar, kimimiz hala çeşitli derneklerde başkanlık yapmakta. Kimimiz koordinasyon kurulu başkanı ve bu kurula bağlı dernek başkanları. İşte biz orda bu kafilenin adını "Avrupa Türkleri Dayanışma Konseyi" olarak belirledik ve gidiş gayemizi de ne olur ne olmaz diye, daha önce hazırladığımız ve bütün dünyanın bilmesini istediğimiz dokuz maddeyle özetledik..

______________________

YARIN: Bütün dünya bilmeli


Ada`nın tarihi

Anadolu toprakları için büyük önem taşıyan Kıbrıs’ta Asurlar, Fenikeliler, Medler, Roma ve Bizans hakimiyetinden sonra Hz. Ebubekir döneminde (632-671) Ada’ya İslam orduları çıkartma yapar. 648 yılında burası vergiye bağlanır. 1191’de Haçlı Seferi kumandanı Aslan Yürekli Rişar’ın gemileri fırtınaya tutulunca Limasol sahillerine çıkar. Ceneviz, Fransız ve Venedik korsanlarının yaşadığı adadan Anadolu topraklarına saldırılar yapılır. Osmanlı’nın gelişme döneminde Ada’daki Latinler. Akkoyunlular ve Safevilerle işbirliğine girerek Ada’nın Osmanlı hakimiyetine girmemesi için çalışır. Adalılar, korsanların saldırılarından bıkarak Osmanlının adil himayesine girmeyi arzu eder. II. Selim döneminde Kıbrıs’ın fethine karar verilir. Osmanlı adaya çıkartma yapar, Lefkoşe fethedilir. Haçlılara rağmen Ada’nın hakimiyeti Venedik’ten 1571 yılında Osmanlı’ya geçer. Fetihle birlikte Ada’ya Beylerbeyi tayin edilir. 1577’de adanın nüfusu 84 bin olur, bunun 47 bini Türk’tür. Kıbrıs 19. yüzyıla kadar bütünüyle Osmanlı’nın hakimiyetinde kalır. Papa’nın organizesi neticesinde Kıbrıs çok tehlikeli oyunlar içine itilir. 1876’da I. Meşrutiyet’in ilanıyla Osmanlı Devleti harbe sokulur. Yenilgi üzerine 3 Mart 1978’de çok ağır şartlarla Yeşilköy Antlaşması imzalanır. II. Abdülhamid devleti yıkıma götürebilecek bu antlaşmayı hazmedemez ve dahiyane bir fikirle 4 Haziran 1878’de İngiltere ile gizlice anlaşır. Antlaşmanın tatbik edilmemesi karşılığı Kıbrıs’ın idaresini İngiltere’ye bırakır. Ada’nın geliri her yıl İstanbul’a gönderilecek ve Osmanlı’nın bir parçası olarak kalacaktır. Bu durum I. Dünya Savaşı’na kadar böyle devam eder. 1923 Lozan Anlaşması ile İngiltere’nin ilhakına bırakılan Kıbrıs 1925’de İngiliz sömürgesi oldu. İngiliz idaresi altında Rumlar, kilisenin telkinleriyle adayı Yunanistan’a katmak isteyince hadiseler başladı. Rumların bu faaliyetleri İngiliz siyasilerince de dolaylı olarak desteklenir, olaylar büyür. Türkler ise dış destek bulamaz. İngiltere’nin Kıbrıs statüsünü değiştirme eylemi, 1950’de Türk, İngiliz ve Yunan cemaatleri arasında olayların daha da büyümesine sebep oldu. İngiliz ve Yunan’ın yanı sıra Türkiye de Ada’da yaşayan soydaşlarının haklarını korumak için çalışmalar başlattı. 1950’lerde Türkiye, İngiltere, Yunanistan arasındaki müzakereler, kurumların ‘Enosis’ ideali yüzünden gerçekleşemez.


Katliamlar başlıyor

Rumlar 1963 yılında Kıbrıs Anayasası’nı tanımayarak Türklere karşı katliamlara başlarken, 1960’da devreye sokulan ortaklık temeli üzerinde kurulan bağımsız ve iki toplumlu Kıbrıs Cumhuriyeti ilan edildi. Türkiye, İngiltere ve Yunanistan garanti anlaşması imzaladılar. Türkiye’nin garantör devlet olarak adadaki Türklerin haklarını müdafaa ve hadiselere müdahale etme hakkı olan anlaşmayı Rumlar bir türlü kabul etmediğinden hadiselerin önüne geçilemedi. Enosis idealini gerçekleştiremeyen Rumların 1963 yılında giriştikleri Türk katliamına Türkiye garantör devlet olarak müdahale etti. Türkiye’nin kararlı tutumu sayesinde olayların BM’ye taşınarak sulh yoluyla halledilmesi istendi. Yunanistan’da 1967’de darbe yapan Enosisci askerler Rum milli muhafız kuvvetlerini destekleyerek Türklerin bulunduğu Boğaziçi ve Geçitkale köylerine karşı harekete geçince TBMM 16 Kasım 1967 toplantısında Kıbrıs’a asker çıkartma kararı aldı. Türk çıkartma birliklerinin İskenderun’da toplanması ve Türk hava kuvvetlerine ait jetlerin adada alçak uçuş yapması darbeci Grivas’ın adadan 12 bin asker çekmesine sebep oldu. ABD’nin araya girmesiyle Türkiye çıkartma yapmaktan vazgeçti. Kıbrıslı Türkler kendi işlerini kendileri görmek üzere 29 Aralık 1967’de Kıbrıs geçici Türk idaresini kurarak 19 maddelik esas tespit ettiler. Kıbrıs meselesinin halledilmesi için topluluklar arası görüşmeler 1968’de başlamasına rağmen Rumların enosis hayalleri yüzünden bu gerçekleşemedi. Yunanistan ve Kıbrıslı Rumlar enosis doğrultusunda hareket edip Türkiye’ye ve Türklere düşmanca harekat içine girdiler. Atina’daki askeri cunta Kıbrıs’ta bulunan Yunan kuvvetlerini ve EOKA B’cileri 15 Temmuz’da darbeye teşebbüs ettirip Türklere hayat hakkı tanımayan katliamlara girişince Türkiye 20 Temmuz 1974’de birinci ve 14-16 Ağustos tarihinde ikinci barış harekatını gerçekleştirmek zorunda kaldı. Türk ordusunun muvaffakiyetiyle sonuçlanan barış harekatında Kıbrıs’ın istikrarı ve adada yaşayan Türklerin imha edilmesi önlendi. 1975 yılında Kıbrıs Türk Federasyon devleti kuruldu ve görüşmelere başlandı. Yıllarca devam eden görüşmeler neticesiz kalınca adadaki Türkler 1983 yılında KKTC’yi kurdu. Görüşmelerin halen devam etmesine rağmen Kıbrıslı Türkler Türkiye’den aldıkları güç ve kuvvetle yıllardır karşı karşıya bulundukları enosis idealine karşı dimdik ayakta durmakta ve huzur içerisinde yaşamaktadır.




 
ozan-arif.ws | ozan-arif.net | ozan-arif.org | arif.info | © 2020 Tüm Hakları Saklıdır

Arif'çe

  • GÜLE GÜLE VEHBİ!..
    Yazan
    Kara haber tez duyulur derler hep… Zaman, şartlar, veya kendi sıkıntılarımız hatta kendi canımızın derdine düşmemiz kara haberleri bile geç duyar hale getirdi bizi… Baksanıza benim güzel hemşehrim, benim yiğit kardeşim, değerli gönüldaşım, daha açıkcası ülküdaşım… Ülküdaşım… Alucra’nın Vehbi Usta’sı çekip gitmiş de onu bile geç duymuşum geç…
    Yazan Çarşamba, 12 Eylül 2018 06:46 Devamını oku...
Arif'çe

 


"Bir Devrin Destanı" isimli
şiirkitabının 3. baskısını
TÜRK KİTAP EVİ'nden temin edebilirsiniz.



Münchener Str. 13 | 60329 Frankfurt am Main
+49 69 250506

www.turkkitap.de