Üye Girişi

Üye Girişi

YUNUS - OZANLARIMIZ

01 Ağu 1993

Ozan Arif, 10 Haziran 1949'da Giresun'un Alucra ilçesine bağlı Yükselen (Hapu) köyünde dünyaya geldi. (Düzeltme: Ozan Arif'İn memleketi Giresun, Alucra, Hapu köyü olmasına rağmen doğum yeri Samsun, Terme'dir - ozan-arif.ws | Site ekibi) Babası, yörenin sevilen simalarından rahmetli Muharrem Çavuş'un (Muharrem Şirin) oğlu Mehmet Bey, annesi Fatma Hanım da, yine komşu köy Demirözü'nden aynı şekilde sevilen rahmetli Gencağa Eşkünoğlu'nun kızıdır.


Babasının memuriyeti dolayısıyla, ilk ve ortaokulu Samsun'da bitirdikten sonra, hayli kalabalık olan ailesine kısa zamanda maddi yardım yapabilmek düşüncesiyle öğretmen okuluna başladı. 1969-70 döneminde, Perşembe İlköğretim Okulundan mezun oldu. Okul süresi boyunca, kışları okuyan, yazları köyünde rençberlik yapan çalışkan bir öğrenci idi.


İlk göreve başladığı okul, Samsun'da ailesinin bulunduğu Karaoyumca köyündeki ilkokuldur. Bir yıllık stajyerlik süresinden sonra, yine Samsun'da Devgeriş köyüne tayin oldu. 1972 yılında, aynı köyde öğretmenlik yapmakta olan Süheyla hanımla evlendi. Bu köyde 5 yılı öğretmenlik, 4 yılı ise okul müdürlüğü olmak üzere 9 yıl hizmet vermiştir.

İnançlarından ve prensiplerinden asla taviz vermeyen bir kişiliğe sahip olan Ozan Arif, o devrin yöneticilerinin büyük baskısı ile, maalesef 1979 yılında öğretmenlik mesleğinden ayrılmak zorunda bırakılmıştır. Öğretmenlik mesleğini çok seven ve çok başarılı takdirnamelerle dolu meslek hayatına rağmen, o günün şartlarında Ozan Arifin başka bir şansı da kalmamıştı.

Derken, 12 Eylül 1980 olaylarıyla birlikte, inanan, milli ve manevi değerlere sahip çıkan, memleketin, milletin bekasını düşünen birçok vatansever insan gibi yanlış değerlendirilmekten çok büyük bir üzüntü duyan Ozan Arif, ailesini, çocuğunu ve hepsinden önemlisi, öz vatanı Türkiye'yi geride bırakarak, 24 Eylül 1980 tarihinde Almanya'ya gitti. 11 yıllık acı bir ayrılıktan sonra, nihayet 5 Kasım 1991'de memleketine ve vatanına geri dönmesi nasip oldu.

Bu süre zarfında, dünyada nerede bir müslüman Türk insanı varsa onu gidip bularak, milli heyecanın filizlenmesine yardımcı olmuş ve önemli görevler almıştır. Daha çocuk yaşlarda iken Kerem ile Aslı'yı, Leyla ile Mecnun'u, Kara-caoğlan'ı, Köroğlu'nu, Dadaloğlu'nu, Yunus'u ve daha nicelerini okuyarak aşk cönklerini ezberleyen Ozan Arif, Karadeniz'de, yaşadığı yörede hayli yaygın olan irticalen türkü söyleme sanatı sayesinde çok meşhur oldu. Hatta, eskiden destan satıcılarının Ozan Arife destanlar yazdırıp, daha sonra bunları bastırarak dağıtmaları sebebiyle, yörede ismi çok duyulan bir aşık olmuştur...

İlk olarak ortaokul ikinci sınıfta sesine aşık olduğu bağlama ile tanışan ve hayli dar olan aile bütçesinden biriktirdiği harçlıklarla, 1964'te İstanbul'da bulunan Şemsi Yastıman saz evinden 15 liraya aldığı bir bağlama ile ses ve saz dünyasının içine giren Ozan Arif, o gün bu gündür hiç susmadan ve hak bildiği yoldan taviz vermeden gönül dostlarına seslenmektedir...

OZAN ARİFİN ÖDÜLLERİ:
Türkiye Aşıklar Bayramı'nda her dalda altın madalya (1976, Konya),
Türkiye Aşıklar Bayramı'nda her dalda altın madalya (1977, Konya),
Türkiye Aşıklar Bayramı'nda her dalda altın madalya (1978, Konya),
Türk Halk Edebiyatı'nın şiir, atışrr.a, taşlama, muamma, irticalen şiir söyleme, lebdeğmez (dudakdeğmez) güzelleme ve diğer birçok dallarda çeşitli tarihlerde alınan birçok Türkiye birincilikleri ve sertifikalar...

OZAN ARİF'İN YURT İCİ VE YURT PİSİ KONSERLERİ;
1964'ten bugünlere kadar 30 yıl boyunca Türkiye'de pekçok ilde, ilçede, köyde ve beldelerde yapılan binlerce konser...

-Almanya: Her il ve ilçesini karış karış ve defalarca gezerek birçok konserler verdi...
- Fransa: Paris, Lyon, Belfort, Colmar, Forbach, Metz,
Mülhausen, Strasbourg, Besancon, Grenoble, Avignon, Perpignan,
Narbonne, Salances, Nantua ve daha nice şehirlerde defalarca kon
serler...
-Hollanda: Bütün büyük şehirlerinde ve kasabalarında defalarca konserler...-
-Belçika: Bütün büyük şehir ve kasabalarında birçok konserler...
-Avusturya: Viyana, Linz, Pregenz, Salzburg, Innsbruck ve daha nice şehir ve kasabalarda defalarca konserler...
-İsviçre: Zürich, Olten, Lozan, Basel, Cenevre ve nice şehirlerde defalarca konserler...
-İngiltere: Londra ve birçok şehirde konserler...
-İsveç: Stockholm, Göteborg ve birçok şehirde konserler...
-Kanada: Toronto, Montreal ve birçok kentte konserler...
-Amerika: New York ve birçok şehirde konserler...
-Avustralya: Sydney, Melbourne, andaberg ve birçok kentte konserler
-Ayrıca, Endonezya, Malezya, Singapur, Tayland, Filipinler, Pakistan, Hindistan, Yeni Zelanda ve daha birçok ükede konserler, Radyo ve Televizyon programları...

TÜRKİYE'NİN KARA SEVDALISI, TÜRK DÜNYASININ KAHRAMAN SESİ OZAN ARİF

Doğu Türkistan'dan Bosna'ya kadar uzanan ve buram buram Türk, buram buram İslâm kokan Türk Dünyası'ndaki 300 milyon çileli Türk insanının iftiharı ve umudunun susmayan sesi, ozanı, bükülmez bileği ve gönüller fatihi "OZAN ARİF" ile "YUNUS" dergisinin fotoğraf danışmanı Süleyman İskender konuştu.

İskender:

Sayın Arif Bey, Anadolu'da, Karadeniz'in bağrında yetişen ve Türkiye'de, Balkanlar'da, Avrupa'da, Ortadoğu'da, Kafkaslarda ve 5 kıtada sayısız Türk insanının gönüllerinde taht kuran, "sesiyle" Türk miletinin dertlerine derman olup, "sazıyla" irin dolu, riya dolu çıbanlara "bıçak" olan "OZAN ARİF" acaba bu günlere nasıl geldi? Lütfen, üstlendiğiniz bu yüce görevleri anlatır mısınız?

Ozan Arif:

Keşke dediğiniz gibi gönüllere taht kurabilmiş olsam. Olmuyor, kurulmuyor efendim. Birini yaparken birini yıkıyorsunuz. Dertlere derman olmak, çıbanlara neşter olmak kim? bu garip "Ozan Arif" kim? Korkumuz, derman olalım derken dert olmaktan, neşter olalım derken çıban olmaktan... Bunları mütevazilikten söylemiyorum. Bunlar benim kendi kendimle verdiğim kavganın dışarı vuran sızıntıları. Fakat yine de bahtiyar oldum. Sizin beni bir gönül fatihi olarak görmeniz, nefsime hoş gelmedi desem yalan olur.

Ozan Arif bu günlere nasıl geldi diyorsunuz... Geldiği nokta neresi ki Ozan Arifin..? Geldiğimiz bir arpa tanesi boyunca yol için şunu söyleyebilirim: doğru bildiğime hizmet ettim. Eğri yollarda güçlü adımlarla dolaşmaktansa, doğru bildiğim yolda topallayarak yürüdüm.. Kayıp olmadım. Bugün buradayım. Hak yolda kayıp olan insan görmedim. Ben de bu zerrecik halimle kayıp olmadığıma göre, demek ki hak yoldayım diyorum. Üstlendiğim göreve gelince, hep söylerim: Bu dünyada yaşayan bir insan, dünyanın ağırlığından bir şeyler taşımalı. İnsanız, yaşıyoruz ve Allah (cc) Müslüman Türk evladı olmak gibi bir şerefi de bahşetmiş... O zaman bana düşen mesuliyet var. Bu mesuliyeti önce hissetmem, sonra gereğini yerine getirmem gerekiyor. Ne yapabilirim? Bir toplumda nasılki terzi terziliğini, berber berberliğini yapıyorsa, Ozan da ozanlığını yapmalıdır... İşte bu anlayışla Allah'ın (cc) bana vermiş olduğu kaabiliyeti gücümün yettiğince vatanımın, milletimin, dinimin ve devletimin hatta bütün insanlığın hizmetine sundum. Benim görev anlayışımı bu ifadelerin içinde değerlendirin. Her insan kendi görevini başarır, kendi meslek ve sanatında başarı gösterirse, hem mensubu olduğu milleti kalkındırır, hem bütün insanlığa faydalı olur, hem de Allah'ı (cc) hoşnut eder, buna inanıyorum...

İskender:

Yazdığnıız bütün şiirlerinizde "Vatan", "Millet", "Bayrak" ve "İslamiyet" aşkıyla işlenmiş konular var. Siz de, diğer birçok ozan ve sanatçılar gibi yaprak için, toprak için, çayır ve çimen için, Ayşe'ler ve Fatma'lar için şiirler yazdınız mı? "Gerçek" bir halk aşığı acaba nelerin aşığı olmalıdır. Kemâle ermiş gerçek bir "aşık" o-labilmek için hangi uzun yolları aşmak gerekli?

Ozan Arif:

Pek ortalıkta olmadığına bakmayın, benim de o tür şiirlerim vardır. Ben de bir yürek taşıyorum. Sevmesini, nefret etmesini, güzeli, çirkini, çayırı, çimeni, çiçeği, Ayşe'yi, Fatma'yı bilen ve onlardan etkilenen bir yürek. Bütün bunlar karşısında duygusuz kalacak bir ozan düşünemiyorum. Hak aşığı olarak bildiğimiz Allah (cc) dostlarının bile, mesela, Yunus'un beşeri aşkların merdivenini çıkarak ilahi aşka ulaştığına inanıyorum.

Benim halka en fazla duyurduğum destan ve şiirlerimin milli ve manevi muhtevalı olması bu sebepten. Hani bir söz vardır: "Fırtınalı gecelerde gergef dokunmaz" derler. Bugün, millet olarak bütün değerlerimizin tehlikede olduğu bir fırtına yaşıyoruz. Daha açık söyleyeyim, günümüzde milli bütünlüğümüz, devletimiz, vatan coğrafyamız, dinimiz, kültürümüz, örfümüz, adetlerimiz, ekonomimiz hülasa bizi biz yapan maddi ve manevi bütün değerlerimiz tehdit altındadır. Bütün bunların endişesini duyan Ozan Ariften "sanat için sanat" beklenmesi abesle iştigal olur. Elbetteki Ozan Arif iki laf etse birinde vatan diyecektir. Vatansız, milletsiz bir sanat düşünemi yorum. Hatta, sanatın da milli olduğu müddetçe milletler arası değere sahip olacağı kanaatindeyim. Bazılarına göre benim bu yaklaşımım bağnazlıktır. Olabilir. Veya politize olmuşluktur. Olabilir... Bu izahlarla belki "aşıklığın", "ozanlığın" dışına çıkartıyorum kendimi, ama ben buyum. Kim beni nasıl değerlendirirse değerlendirsin hiç önemli değil. Konuyu biraz dağıttık herhalde, şimdi "Ozan kimdir" ve "Kemâle ermiş bir aşık olabilmenin yolu nedir" sorularına gelelim. Gelelim ama bu suallere cevap vermek çok zor. Verebilmek için kemâle ermiş olmak lazım, o da bizde yok. Daha işin başında bile olduğuma inanmıyorum. Belki yüzümü o yöne çevirmiş olabilirim, ancak adım bile atmış değilim. Fakat yine de, bana "ozan nedir?" diye sorarsanız, ozan şudur: Ozan, dış görünüşüylü elinde sazı, dilinde sözü olan kişidir. Bundan daha evvelde ustalıkla kullandığı katıksız Türkçe ile deyişler demekle "dıvancııardan" ayncalık arzed-en sanatçıdır. Gerçekten ozan, hiçbir zaman kopmadığı, kopamadığı milletin bir parçasıdır. Millet denen bütünün bir motifi, bir rengi, bir temel unsurudur. Daha başka deyimle ozan, millet ağacının bir tomurcuğu veya millet bahçesinin bir çiçeğidir. Onunla açar, onunla solar...

Bunun içindir ki hep onu düşünen, anan, hep onu söyleyen ve onu yazan, onu destanlaştıran bir şuurlu kişidir ozan... Ozan, ferdi ve parçası olduğu milletin içini, işini, hayatını ve her şeyini sergileyen, arzularını, dileklerini dile getiren kişidir. Geçmişi yermeden geleceğe yönelen, karanlıktan ürküp aydınlığa, karanlıktan tiksinip aklığa koşan bir kılavuz kişidir. Her yerde ve her zaman iyiyi, doğruyu, ileriyi görenlerin, gördüklerini söyleyenlerin yanlarında yer alan bir savaşçıdır. Ozan, sazıyla ve sözüyle hep milleti için yaşayan, millet kaynağından kana kana içen ve yine onun için yollara düşen gönül adamıdır. Kendi mutluluğunu milletin özlenen geleceğinde araması, yel olup esmesi, yağmur olup yağması, nehir olup coşması hep onun içindir...

Bu duygularımı bir şiirle açayım:

YA RABBİ

İsyan değil, hâşa, beni bilirsin,
Sana aşikârdır halim Ya Rabbi...
Derdime ancak sen derman olursun,
Kalmadı tutacak dalım Ya Rabbi...

Ölmek istiyorum ölemiyorum,
Hayattan da lezzet alamıyorum,
Günahım, suçum ne bilemiyorum,
Dört yanımı sardı zulüm Ya Rabbi...

Yad ellerde karınkardaş kıyılır,
Diyelim ki, kimi uzak sayılır,
Bağırsam Kerkük'ten sesim duyulur,
Yine uzanmıyor elim Ya Rabbi...

Yürekler sevdasız, yürekler tezek,
Her tarafım küfrün kurduğu tuzak,
İman ehli ise vahdetten uzak,
Paramparça, bölüm bölüm Ya Rabbi...

Madde hakim oldu mânâ ezildi,
Ahlâk iflas etti namus çözüldü,
Düzelir dedikçe daha bozuldu,
Aşiretim, ilim, obam ya Rabbi...

Kaymak yetişmezken ağaya beye,
Ekmek bulamıyor fakir yemeye,
Bayramlara bile bayram elemeye,
Varmıyor bir türlü dilim Ya Rabbi...

Yaşıyorken bir bayram-ı şerifi,
Arz ettiğim hislerimin tarifi,
Günah istediyse affet Arifi,
Böyle bir acayip kulum Ya Rabbi...

Ozanın bir özelliği de, uzağın değil yörenin, yetiştiği yerin, köyünün, yaşadığı çevrenin adamı olması ve Türk töresine bağlı kalmasıdır. Bunun için ozan, sazıyla, sözüyle kötüyü ve kötülüğü yerip, iyiliği ve iyiyi öven, haksızı itip haklıyı tutan, zulme ve zalimlere karşı çıkan kişidir. Ozan, yeşil kırlardan kopup tozlu yollara düşenlerin, gümüş derelerden ayrılıp para ile su içenlerin gönülerinde yaşayan kişidir. Koyun-kuzu meleşmelerine, boğaların böğürüp atların kişnemelerine hasret duyanların, gurbet ellerinde içini çekenlerin yakın dostudur ozan... İçleri buruk, boyunları bükük olanların, köylerden kentlere göçenlerin, rızık peşinde bölge bölge, ülke ülke koşanların, konakladığı gecekonduda kağnı gıcırtılarını hayal ederken, fabrika ve motor gürültüleriyle irkilenlerin dert ortağıdır ozan... Kısacası ozan, kafasıyla, kalbiyle hak yolu tutan, gönlünü halka, millete, onun hayat seviyesine, işinin düzenine veren bir halk adamıdır. Milletin iyi, ileri ve uyanık olmasını isteyen, buram buram vatan kokmasını, örnek vatandaş olmasını özleyen bir duru kişidir.

İnanan, Allah (cc) rızasını aklından çıkarmayan, iman için köle, küfür için çile olan, dininin ve kanının meydana getirdiği cevheri bilen, bu cevher adına ebedilik sevdası çeken bir sevdalı yiğittir ozan... Sevdasını, hasretini, arzusunu gerçekleştirmek için deyişler dizen , dere tepe çileli yollarda gezen, olacakları, gelecekleri gününden önce sezen, gördüklerini de mertçe yazan, yazıp ve yayan (Aşık) bir kişi, bir ülkü eridir ozan...

Bütün bunlarla, Yunus olan, Erzurumlu Emrah olan, Çıldırlı Şenlik, Everekli Seyrani, Artvinli Huzuri olan Efkâri olan, Narmanlı Sümmani olan, Köroğlu, Dadaloğlu ve daha niceleri olup yeni yeni nesillerde buluşan, bize ulaşan ve gelecek nesillere uzanan kültür köprüsü ozanı, böylece yine de bütünüyle değil, bana göre kimi yönleriyle vermiş oluyoruz... Şimdi, bütün bu söylediklerimden sonra ben nasıl ozanlık taslıyayım? Ama millet "Ozan Arif" demiş, inanın mesuliyetimi, gücümü düşünüyor eziliyorum... Allah (cc) yardımcım olsun...

İskender:

Sayın Ozan Arif, Türkiye'de ve Türkiye dışında yaşayan milyonlarca Türk insanının gönüllerindesiniz... Mısralarınız, sayısız Türk insanının kalplerinde mana buluyor ve ez-berindedir, yüreklerde umut ateşleri yakıyor... Yurt içinde ve yurt dışındaki hemen her il ve ilçede, hatta köylerde, her beldede kasetleriniz çok büyük rağbet görüyor. Ve ben şahsen, birçok yörede, kasetlerinizi dinlerken kendinden geçerek, adeta çocuklar gibi sesli sesli ağlayan insanlar gördüm... Bunun sırrını açıklar mısınız? İnsanlarımızı böylesine derinden derine etkileyen sebepler nelerdir efendim?

Ozan Arif:

Bunu benim açıklamam çok zor... Gizli tuttuğumdan değil, bilemiyorum. Esasında, ben de merak ediyorum, acaba sevenler neden sever, nefret edenler neden nefret eder?.. Gerek beni, gerek kasetlerimizi dinleyenlerin etkilenmesi, sedamızın veya sazımızın güzelliğinden değil, kanaatimce söylediklerimizde kendilerini bulmalarından kaynaklanıyor. İnsanımızın gönlünden geçeni, söylemek isteyip de söylemekten imtina ettiklerini söylüyorum herhalde... Bir insan herkesin ilgisini çekiyorsa, bunun sebebini o insanın herkesle ilgilenmesinde aramak lazım. Sevgiye ve nefrete muhatap olmak da normal. Herkese yaranmak zor. O zaman doğruyu kayıp edersiniz. İkisinin de tesirinde kalmamak lazım. Ben de öyle yapıyorum, yerimi dostlarımın gösterdikleri nokta ile düşmanlarımın gösterdikleri nokta arasında arıyorum.

İskender:

1968 yılında yazdığınız "TURAN'A HASRET" şiiriniz çok büyük bir ilgi meydana getirmişti. O gün bu gündür, büyük bir ilgi görmektedir... Bu şiirinizi bizlere lütfeder misiniz?

Ozan Arif:

TURAN'A HASRET

Ayşe Fatma değil beni ağlatan,
Gülmeden ölürsem ona yanarım.
Ağlatan TURAN'dır başka bir vatan,
Bulmadan ölürsem ona yanarım...

Bulurbulmaz öpeceğim taşını,
ok özledim ekmeğini aşını,
Esir Türklerimin gözün yaşını,
Silmeden ölürsem ona yanarım...

Silinen gözlerin hasreti katı,
Kırım'dan Hazar'a koştursam atı,
Taşkent yaylasında madımak otu,
Yolmadan ölürsem ona yanarım...

Madımak toplayıp, yesem o anda,
Yola revan olsam, aynı zamanda,
Bir gece misafir Azerbaycan'da,
Kalmadan ölürsem ona yanarım...

Azerbaycan'dan da Kerkük'e varıp,
Orda gardaşımın yarasın sarıp,
Musul'da sazıma bir düzen verip,
Çalmadan ölürsem ona yanarım...

Saz çaldıktan sonra, Musul şehrinden,
Ayrılsam da artık ölmem kahrımdan,
Abdestimi yeşil Tuna nehrinden,
Almadan ölürsem ona yanarım...

Abdesti alınca duyarım hazı,
Bu Ozan Arifin büyük niyazı,
Çin şeddinde birgün sabah namazı,
Kılmadan ölürsem ona yananm...

İskender:

Efendim, ozanlarımızın piri olarak, büyük Türk-Islâm velisi YUNUS EMRE'yi her zaman rahmetle anıyoruz. Onun mısraları, yüzyıllar boyunca birçok halk aşığına ihlam kaynağı olmuş ve Anadolu insanı kendini Yunus'un mısralarında bulmuştur. Siz, günümüzün bir halk ozanı olarak, Yunus Emre'nin şiirlerinden ve felsefesinden etkilendiniz mi?

Ozan Arif:

Etkilenmez olurmuyum, koskoca Mevlana gibi bir deryayı, "ETE KEMİĞE BURUNDUM / YUNUS DİYE GÖRÜNDÜM" diyerek damlalaştıran Yunus'tan etkilenmemem mümkün mü?

Dünyanın bütün söz ehli bir araya gelse,

"MAL SAHİBİ, MÜLK SAHİBİ,
HANİ BUNUN İLK SAHİBİ?
MAL DA YALAN, MÜLK TE YALAN,
VAR BİRAZ DA SEN OYALAN"

diyen Yunus'un bu ifadesi karşısında kayıp olurlar zannediyorum. Ben şahsen kayıp oluyorum... Felsefedeki büyüklük, ifadedeki büyüklük ve bu iki büyüklükten meydana gelen ululuk... Haydi, kayıp olmayın da görelim!!!

İskender:

Kıymetli Ozan Arif, çeşitli yurt içi ve yurt dışı programlarınızda verdiğiniz konserler insanlarımızın heyecanlarını bastırmaya yetmiyor. Bu sebeple, gerek Türkiye ve gerekse Türk dünyasına seslenecek sürekli ve görüntülü yayın programları düşünüyor musunuz? Okuyucularımıza "YUNUS DERGİSİ" aracılığı ile bu konuda acaba bir müjde verebilir misiniz?

Ozan Arif:

Efendim, gönül çok şey istiyor tabi... Ben de arzuluyorum daha faydalı olmayı. Ancak bunlar imkan meselesi. Gücümü zorlayarak bir şeyler yapmaya çalışıyorum.. Kasetlerimizin, video bantlarımızın ulaştığı Türk cumhuriyetlerine henüz ben ulaşamadım. Allah (cc) izin verirse, oralardan gelen davetlere icabet edeceğim. Önce oraları iyi tahlil etmek istiyorum. Yayın meselesi çok boyutlu bir konu. Benim şimdilik yapabildiğim kaset olayı, o da yeterli değil. Görüntülü yayınlar elediğim gibi büyük imkanlar gerektiriyor. Bu düzende bizim o imkanlardan yararlanmamız zor. Çünkü çarklar "kıl olanlar" için dönüyor, "kul olanlar" için değil... "Yunus Dergisi" aracılığı ile şimdilik diyeceğim, yeni bir kasetin çalışma saf-hasındayım, gelecek ne gösterir bilemiyorum.

İskender:

Türkiye'de her yıl düzenlenen "Aşıklar Bayramı" yarışmalarında yıllarca üst üste Türkiye birincilikleriniz var... Bu aşık bayramları daha kapsamlı ve zengin şekillerde bütün Türk dünyasına şamil olacak biçimde organize edilebilir mi? Görüşleriniz nedir efendim?

Ozan Arif:

Olabilir neden olmasın... Önce işin önemi kavranmalı. Memlekette ıspanak festivalinden, hıyar festivalinden karpuz festivaline kadar herşeyin festivali var... Buralara ve daha nice lüzumsuzluklara akıtılan milli gelir, böyle bir milli meselede kullanılsa neler olmaz? Bütün Türk dünyasında bu iş organize edilse, kimbilir ne değerler ortaya çıkar, Türk kültürü ne hazinelere kavuşur.. Yalnız, ben her ne kadar madalya filan aldıysam da bu işin yarışma şeklinde yapılmasına karşıyım. Sebebine gelince, ozanın, şiirin yarışması bana tuhaf geliyor. Herbirinin ayrı çiçek, her birinin ayrı meyveler olduğu meydanda, tatları ve kokuları da ayn güzelliktedir. Bu işin tarihi, bu işin yarışmasını ortaya koymuş. Yanşma, atışma ve taşlama dallarında olabilir. Yoksa, şiir yarışması gibi bir anlayışa bende yer yok. Netice olarak, adaletli ve akademik, herkese eşit fırsat tanıyan bu işle ilgili çalışmaların çok yararlı olacağına inanıyorum. Bilinmeyen değerlere fırsat tanınmış olur. Malumunuz, fırsatlar çıkmadıkça yetenekler pek az işe yarar.

İskender:

Sayın Ozan Arif, Avrupa'nın değişik birçok ülkelerinde ve özellikle Almanya'da yıllarca çok sayıda konserler vererek, Avrupa ve diğer kıtalardaki Türk vatandaşlarına milli heyecanlar verdiniz. Yurt dışında bulunan Türk'lerin durumlarına ve kon-serlerinizdeki ilgiyi anlatır mısınız?

Ozan Arif:

Ben bildiğiniz gibi 11 sene vatanımdan uzakta ikamete mecbur kaldım. Bu zaman zarfı içerisinde, Avustralya'dan A-merika'ya nerede bir Müslüman Türk gurbetçisi varsa oraya gitmek nasip oldu. Gurbetçilerimizin en yoğun olduğu Avrupa'yı adım adım dolaştım. Gurbetçilerimizin ilgisinden ve bana verdiği destekten son derece memnunum. Şunu itiraf edeyim, vatanperver Türk gurbetçisi olmasaydı, ben o hasrete dayanamazdım. Onlara çok şey borçluyum.

Hudutlarımızın dışında yaşayan, rızık peşinde dünyanın her tarafına serpilmiş bu memleket evlatlarının dertleri, sıkıntıları, meseleleri haddinden fazla çok... Devletten de gereken ilgi yok. Daha ben devletin onları tam anlamış olduğuna inanmıyorum. Kaderleriyle başbaşa, kendi kültürleriyle yabancı kültürler arasında çırpınıp duruyorlar... Size Hollanda'da tanıdığım Ömer Kadan ismindeki iki gözü kör olan (gurbet kör etmiş) bir aşıktan dinlediğim bir dörtlüğü söyleyeyim.. Bakın ne diyor:

"İki kültür arasında, Eziliyom, büzülüyom.
Yaşlılara değil amma, Şu gençlere üzülüyom..."

Bu saf ve ağdasız ifade bile, kısmen de olsa dışardaki gurbetçimizi anlamaya yeter... Yeter ki anlamaya niyet olsun...

İskender:

Sazıyla ve sözüyle halkı eğlendiren ve keyiflendiren birçok sanatçı ve halk ozanları var... Dünyada her an bunca zulümler sürerken ve insanlar kıyım kıyım kıyılırken, "sanat" için uğraşarak, çayıra, çimene, güle bübüle ve ahu gözlülere şiirler yazıp besteleyenlere, romanlar yazıp sahneleyenlere "devlet sanatçısı", "halk sanatçısı" gibi etiketler takıyorlar ve bu fakir milletin paralarıyla besliyorlar!!! "Gerçek" bir devlet veya halk sanatçısının, devletin ve halkın yanında olması ve onun dertleriyle dertlenmesi lazım gelmez mi? Siz ne dersiniz efendim?

Ozan Arif:

Bakın kardeşim, lafı lüzumunden fazla uzattım sanıyorum. Uzun laf da uzun ökçe gibi hanımlara yakışır derler... Bu sualin cevabını, daha önce yaptığım "Ozan" tarifinde bulacağınızı sanıyorum. Ben, "ozan kimdir" dedim ve anlattım. Siz bu anlattıklarımı her sanatçıya, hatta her Müslüman Türk ferdine bir elbise gibi giydirebilirsiniz...

İskender:

Yıllar önce bir sohbetimizde, "Kimi yiğit vardır at besler, kimi yiğit vardır it besler..., ama bu vatanda çok yılan beslediler!!!" demiştiniz. Türk dünyasının başına gelen bu bütün dertlere baktığımızda, bu sözünüzün ne kadar doğru ve isabetli olduğunu anlıyoruz... Türk dünyasının bu dertleri nedir, bizleri içte ve dışta bekleyen tehlikeler nelerdir?

Ozan Arif:

Bu milletin yılan yetiştirmekteki mahareti eskiden beri bilinir... Memleketimizin bağrında zehrini saçmakta devam edenlere bakınca bunu daha iyi anlıyoruz. Dünyanın hiçbir yerinde kendine ihanet yapan, hakaret eden, bölmeye çalışan, haini muhafaza eden ne millet, ne devlet, ne de vatan gördüm... Bunun tek Gmeği biziz!!! Biliyor musunuz, Türk'ün ekmeğini yiyip Türk'e düşmanlık yapmak bir ayrıcalık ta arzediyor, itibar kazandırıyor... Biz, bize düşman olanı yazar, çizer, aydın yaparız... Mekteplerimize profesör yaparız... İşadamı yaparız..., hatta milletvekili bile yaparız!!!... Daha neler neler yaparız.. Hani derler ya, "Açtırma kutuyu, söyletme kötüyü". Şimdi hepsini sayacak olsam, Türkiye'nin adını "Yılanistan" koymak lazım gelir... İçte ve dışta Müsüman Türk'ü bekleyen tehlikelere gelince, tehlikenin her türlüsüyle karşı karşıyayız... Müslüman geçinen diğer milletlerden tutun da, haçlısı, dinlisi, dinsizi bütün herkes Müslüman Türk'ün kuyusunu kazmakla meşgul... Cenab-ı Allah'tan (cc) ve kendimizden başka dostumuz yoktur. Ama biz Allah'a (cc) dost olamadığımız için burnumuz pislikten kurtulmuyor.

İskender:

Sayın Ozan Arif, bugün halen esaret altında yaşayan 30 milyon Doğu Türkistanlı Türk'te birlikte, dünyada nüfusu hızla 300 milyona yaklaşan bir Türk Okyanusu var... Bu gerçek, bütün dünyanın gözleri önüne yeni bir kuvvet dengesini getirmektedir... Değişen bu yeni dünya şartlarında, Türkiye ve Türk dünyasının durumunu değerlendirir misiniz?

Ozan Arif:

İşte biraz önce dediğime geliyoruz. Arzettiğimiz meydana gelen kuvvet dengesi, uyanan bir şaheser bütün düşmanlıkları üstümüze çekiyor... Bu dengenin daha meydana gelmeden dağılması için, içteki ve dıştaki yılanlar harekete geçtiler bile... Azerbaycan'daki, Bosna-Hersek'teki durum, PKK çakalları hep bunların eseri... Durum değerlendirmesine gelince, dert ortada, çaresi de bana göreMilliyetçilikten geçiyor... Ancak, ruhun ve aşkın eseri olmayan milliyetçilik barbarlıkla yaşatılmaya, parçalanmaya ve yıkılmaya mahkumdur.

Vaktiyle, ruh hayatının sayısız tecellilerini yaşatan Türk milliyetçiliği bizi ebediliğe namzet kılmıştı. Bugün milli devleti, Türk milliyetçiliğini yeniden namzet yapmak istiyorsak, muhteşem mazimize dönmeli ve ondan ders almalıyız. Gelecekteki büyük Türk milletinin öncülüğünü, ancak milli tarihimizin ortaya koyduğu sayısız örnekleri, çağın şartlarına göre tekrarlamak suretiyle yapacağız. Bu dediklerimi kimse "Kel kız gibi ablamızın saçıyla öğünmek" manasında anlamasın. Başkalarına güvenerek, bize dost olmayanları, illâ siz bizim dostumuzsunuz diyerek, birilerine uydu olarak bir yere varmamız mümkün değil kanaatindeyim.

Özlemini çektiğimiz Türk milliyetçiliği, ne Amerikan yardımının, ne de Rusların, Almanın, falanın-filanın himayesinin eseri olabilir. Birinin yardımına veya öbürünün himayesine ister istemez muhtaç durumda olduğumuzu söyleyenlerse, Türk milletinin ve Türk-lslâm davasının içteki düşmanlarıdır. Onlar dışardakilerden daha tehlikelidir. Bir ferdin kendine yeterli olmadığını söylemek, onun ruh hastası ve karakter yoksunu olduğunu kabul etmektir. Bir milletin kendine yeterli olmadığını söylemek, onu mazisiyle, iktidarıyla, imanıyla birlikte gömmek demektir. Bu "millet mezarcılanyla" bir yere varılmaz. "Türklük bedenimizdir, İslamiyet ruhumuzdur" diyen sese kulak verelim. Ancak bu iman ve ihlasla Müslüman Türk dünyası toparlanır, toparlandığı gibi insanlığa da öncü olur...

İskender:

Sayın Ozan Arif, Kıbrıs meselesi hakkındaki görüşleriniz nedir?

Ozan Arif:

"Kıbrıs Sevdası" adıl şiirimi, bu sorunuza güzel bir cevap olarak veriyorum...

Kıbrıs, Kıbrıs derler bir nazlı yardır,
Bu garip gönlümde sevdası vardır,
Kıbrıs benim için namustur, ardır,
Namusuma göz dikmişler duyarım,
Göz dikenin gözlerini oyarım.

Beşparmak`a kına yaktım kanımla,
Gelin ettim şerefimle, şanımla,
Kıbrıs için şaka olmaz benimle,
Ben Kıbrısı candan aziz sayarım,
Göz dikenin gözlerini oyarım.

Kıbrıs helalimdir Türklük ölmezse,
Umrumda da değil kimse bilmezse,
Dünya şahit olsun, eğer olmazsa,
Kendi nikahımı kendim kıyarım,
Göz dikenin gözlerini oyarım.

O benimdir yad ayağı basamaz,
Esme dersem rüzgar bile esemez.
Kıbrıs için kimse ahkam kesemez.
Ora benim ata, dede diyarım,
Göz dikenin gözlerini oyarım.

Kıbrıs diye çoluk-çocuk ölmüşüm,
Öz malımken orta yerden bölmüşüm,
Gele gele şu noktaya gelmişim,
Vallahi bak bölmekten de cayarım,
Göz dikenin gözlerini oyarım.

Dünyanın Kıbrısı tanıması şart,
Tanımazsa eğer art niyetli art...
Bunun adı resmen çifte standart.
Ben adamın maskesini soyarım,
Göz dikenin gözlerini oyarım.

Hırvatistan, Slovenya dün, anca,
Düze çıktı, tanıdılar bak önce,
Kıbrıs hala tanınmıyor bu bence,
Haçlı ruhu, kalıbımı koyarım!
Göz dikenin gözlerini oyarım.

Allah ömür versin Rauf Denktaş`a,
O herkesle tek tek çıkıyor başa,
Zafer inananın denmemiş boşa,
Diyor ki; Sırtırmı Hak`ka dayarım,
Göz dikenin gözlerini oyarım.

Şu kıbrıs işinde hakkım yenirse,
Iyi olmaz kavga benimsenirse,
Arif barış diyor, kavga denirse,
Evel Allah ben her yola uyarım!
Göz dikenin gözlerini oyarım.

İskender:

Efendim, Güneydoğu ve PKK olayları hakkında neler söylersiniz?

Ozan Arif:

Bu konudaki görüşlerim ise şöyle:

BEN ANADOLU'NUN GÜNEYDOĞUSU

Ben Anadolu'nun Güneydoğu`su,,
Ben soğuk yellerin estiği yerim.
Dert derseniz bende kucak dolusu,
Ben kulun kadere küstüğü yerim.

İhmalkar paşalar, beyler yüzünden,
Pilansız seneler, aylar yüzünden,
Evet ben okulsuz köyler yüzünden,
Türkçe lisanının sustuğu yerim.

İşte ben; okul ne bilmeyen gencin,
Milli şuur ile dolmayan gencin,
Mavzer kadar boyu olmayan gencin,
Omuzuna mavzer astığı yerim.

Bu ihmal nelere patladı bak bak,
Bir yandan Suriye bir yandan İrak,
Bir yandan da İran sardı kıskıvrak,
Ben bunların zehir kustuğu yerim.

Zehir-i nifak bu, yarası derin,
Bu zehir katili sivilin, erin.
Her gece memleket hainlerinin,
Bombalı, tüfekli bastığı yerim.

Bu beni bölmeye kalkan yılanlar,
Eşkıya demeyin, komünist bunlar.
Ey benden habersiz rahat olanlar!
Huzurun sesini kıstığı yerim.

On iki Eylül`de geçti nafile,
O ancak Yozgat`ı doladı dile!
Yani ben ''on iki Eylül`ün'' bile,
Gözünün yıldığı, pustuğu yerim.

Ozan Arif; aşiretden, obadan,
Gelin sorun ihtiyardan, bebeden,
İnsanların artık „Devlet Baba“ dan,
Yavaş yavaş umut kestiği yerim.

İskender:

Anadolu'da yaşayan Hak aşığı asil Türk milletini bir "halk ozanı" olarak her yönüyle çok iyi tanıyorsunuz. Asya'dan Afri-ka"ya. Amerika'dan Avrupa'ya kadar dünyanın her yöresinde bulundunuz ve pek çok insan ırklarını, dinlerini, kültür ve sanatlarını görerek inceleme imkanı buldunuz. Anadolu Türk insanı ile, dünyadaki bu diğer insan toplulukları arasında nasıl bir değerlendirme yaparsınız?

Ozan Arif:

Değerlendirme yapılacak bir durum yok efendim. Gezdim, gördüm ve söylüyorum: Bu milet, Peygamber Efendimizin övdüğü bir millettir. Her şeyiyle güzel ve üstün... Yalnız ben cevherden bahsediyorum! Sokaklardaki et yığınından değil... Ah... O cevher bir titrese, bir kendine dönse...

İskender:

Sayın Ozan Arif, bu kısacık sohbetimiz ve birkaç şiiriniz, sizi sevenler için az ama öz bir hasret giderme fırsatı olacaktır... Gösterdiğiniz yakın ilgi sebebiyle, size şahsen ve YUNUS DERGİSİ olarak derin sevgi ve saygılarımı sunar, çalışmalarınızda nice nice başarılar temenni ederiz...

Ozan Arif

Ben de bu güzel vesile ile, siz ve Yunus Dergisi'nin kıymetli elemanları aracılığıyla bütün Türk halkına sonsuz selam, sevgi ve muhabbetlerimi sunar, sizlere de başarılar dilerim... Allah'a (cc) emanet olunuz...

SONUÇ

Pek kıymetli "YUNUS DERGİSİ" okuyucuları! Allah rızası için, Asya bozkırlarından Viyana kapılarına kadar zulmün filizlendiği her yerde ot bile bitirtmeyen atlıların, serdengeçtilerin, iyilere karşı "kadife", kötülere karşı ise "kılıç" olan büyük Türk milletinin binlerce yıllık tarihinde, "ozanlar" çok önemli bir yere sahiptir. "Ozan", Türk insanının "dili" ve "dert babası" olmuş, yetimlerin ve öksüzlerin gözyaşlarını silmiş, sesi saza ve sazı sese katarak bu milletle beraber ağlamış, beraber gülmüştür.

Her ne pahasına olursa olsun, "ozan" olmak, böyle bir vatanın ve böyle bir milletin sesi olmak gerçekten çok zordur!.. Çünkü, Allah vergisi büyük bir kaabiliyet, satılmaz bir yürek, asalet ve fazilet ister. İşte, "OZAN ARİF", bütün zorluklara rağmen, imkânsızlıkları başaran ve Anadolu Türk insanının gönüllerine taht kuran bir "halk ozanı" ve "halk kahramanıdır"... Ozan Arifin bütün şiirlerinde ve destanlarında, canı ve kanı pahasına Müslüman Türk alemine kol-kanat geren bir gönüller Fatih'inin şefkati ve sevdası vardır... Onun bu üstün sevgisi, mısra mısra, dilden dile, gönülden gönüle yol bulup gitmiş ve milyonlarca Türk insanının kalplerine yerleşmiştir. Allah (cc) ondan razı olsun...

Yunuslar, Mevlana'lar ve nice nice gönül Fatih'leri gibi bu yüce millete ve bu cennet vatana sevdalanmak, erdemlerin en şereflisi ve en güzelidir!!! Ozan Arifin şiirlerini ve destanlarını dinleyip akıl eleğinde eleyenler, bir gönül Fatih'i olarak onun da bu güzel erdemlerin sevdalısı, hem de "kara sevdalısı" olduunu anlar... Bu anlamlı sohbet için Ozan Arife sonsuz şükranlarımı sunarken, sevgili "Yunus Dergisi" okuyucularına da gönül dolusu selamlarını iletiyorum. Süleyman İskender.




 
ozan-arif.ws | ozan-arif.net | ozan-arif.org | arif.info | © 2017 Tüm Hakları Saklıdır

Arif'çe

  • NAMIYLA ANILAN YİĞİT, MUHSİN BAŞKAN!..
    Yazan
    Bir ata sözümüz vardır! “ Yiğit namıyla anılır..„ der. Aynen ata sözümüzde de belirtildiği gibi, bazı unvanlar bazı kişiliklere yapışır kalır adeta... Yapıştığı için yapışmaz! Yakıştığı için yapışır ve onları birbirinden koparamazsınız! Tıpkı Muhsin Başkan‘da olduğu gibi... O ülkücü gönüllerin Muhsin Başkanıydı... Meselâ benden beş yaş gençti, O Ankarada Ülkü Ocakları Genel Başkanı, ben ise Samsunda genç bir öğretmen olarak…
    Yazan Perşembe, 24 Mart 2016 21:12 Devamını oku...
Arif'çe

 


"Bir Devrin Destanı" isimli
şiirkitabının 3. baskısını
TÜRK KİTAP EVİ'nden temin edebilirsiniz.



Münchener Str. 13 | 60329 Frankfurt am Main
+49 69 250506

www.turkkitap.de