Üye Girişi

Üye Girişi

MHP'NİN HAİN(!) AŞIĞI

29 Haz 2006

Kaynak: TEMPO, 29.06.06 | Sayı 969


Türkeş'in 'evladı' Ozan Arif'in, Bahçeli'yi albümlerinde ve konuşmalarında eleştirmesi, ülkücü camiada tartışmalara neden oldu.

Alparslan Türkeş'in 'evladım' dediği, ülkücü gençliğin idolü Ozan Arif, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin danışmanı Yıldıray Çiçek tarafından geçen günlerde Ortadoğu Gazetesi'ndeki köşesinde ağır bir dille eleştirildi. Tartışma, "Ozan Arif hain ilan edildi" noktasına geldi. Tempo'ya konuşan Ozan Arif, Bahçeli için yine ağır konuştu

_______________________________ Tutkun Akbaş (Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.)

(“Senin sazından, sözünden irin akmasının sebebi nedir, arkandaki akıl hocaların kimler? Başbuğ 'evladım' dermiş(!) Evlat(!) Başbuğ'un sırtına hançer saplayanlarla beraber, evlat(!) Başbuğ'a ihanet edenlerle beraber, evlat(!) Başbuğ'a hayatı boyunca sövenlerle beraber. (...) Evlat(!) MHP'yi zarara uğratmak, MHP liderini yıpratmak için, gözü dönmüş gibi, sazını-sözünü zifte batırıp çıkarmaktadır? (...) Ozan haddini bilmezliğin, Ozan terbiye sınırlarını zorlamanın, Ozan küçülmenin, Ozan düşmanları mutlu etmenin, birlik ve beraberliğimizi zedelemenin sazlı-sözlü sesi olmuştur.“)

Bu cümleleri İçinde barındıran yazıların muhatabı, ülkücü camianın idolü, ülkücü aşkların, öfkenin, heyecanın 'bayrak ismi' Ozan Arif (57). Bu sert eleştirileri Ozan Arife yönelten isimse MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin danışmanı, Ortadoğu Gazetesi Köşe Yazarı Yıldıray Çiçek (29). 7 ve 19 Haziran tarihli, MHP'nin yayın organı olarak bilinen Ortadoğu Gazetesi'ndeki köşesinde adını açıkça zikretmeden Ozan Arifi eleştiren Yıldıray Çiçek'in, MHP'deki pozisyonu da göz önüne alındığında; durum, "Ozan Arif hain ilan edildi" yorumlarına neden oldu.

Peki ne oldu? Yoksa ülkücüler yeni bir aforoz mekanizmasını mı çalıştırdı? Bu gelişme, camia içindeki kırılma noktalarından biri mi? Öyle ya, 1990'da da ülkücü harekette büyük bir kopuş yaşanmış, Muhsin Yazıcıoğlu ve ekibi MHP'den kopmuş, bu durum büyük tartışmalara neden olmuştu.

Eleştirilerin sahibi Yıldıray Çiçek, bu sorularımıza, "MHP Genel Başkanı'na hakaret ettiği için onu uyardık" yanıtını vermekle yetindi. Oysa Ozan Arif, bir dönem Alparslan Türkeş'in 'evladım' dediği, il il, ilçe ilçe yanında gezdirdiği bir isim.

Selçuklu Müzik tarafından geçen günlerde piyasaya sunulan 'Ak mı Kara mı?' isimli albümünde, AKP ve Başbakan Erdoğan'a yönelik ağır eleştiriler getiren Ozan Arif, iddialara göre MHP'ye de dokunduruyor. Albüm kapağında yer alan tanıtım yazısında Ozan Arif, şu cümlelere yer veriyor: "Ozan Arif... Bu soylu geleneğin son neferi. Büyük Türkiye ve Türk İslam ülküsü için çalıştı, çatıştı ömrü boyunca. Gün geldi aynı dava adına iktidara gelen gönüldaşlarına kafa tuttu, yanlışlarını yüzlerine haykırdı Ozan Arif."

'Ak mı Kara mı?' isimli parçasında yer alan bir bölümde de "Zannetme ki bu adam, sırf elleri iğneler/ Ben benden olanlara neler söyledim, neler!/ Neler çekti elimden, o oturan gölgeler!" gibi imalı sözlere yer veriyor. Bu da MHP'yi eleştiriyor yorumlarına neden oluyor. Ülkücü gençlerse ikiye bölünmüş durumda. İnternette yer alan tepkilerin kimisi eleştirilere öfkelenip, Ozan Arifi göklere çıkarırken, kimisi de ülkücü doktrine karşı çıktığı için 'hain' ilan ediyor.


"SEVDAMIN HAKKINI ARIYORUM"
"Tüzel kişiliklerle kavga edecek kadar aptal değilim. Ben özel kişiliklerin oturdukları koltukların hakkını veremmeesinden ötürü, halkın tepkisini yansıtmaya çalışıyorum. Kendi nefsime yapılanların garezini gütmüyorum. Bir ömür verdiğim sevdanın hakkını arıyorum"
 

Hain eleştirilerinin hedefi Ozan Arif, MHP lideri için ağır konuştu
'Bahçeli'ye, ülkücü olarak zerre kadar muhabbet duymuyorum'

Gerçek adı Arif Şirin. 10 Haziran 1949, Giresun Alucra doğumlu. Perşembe İlköğretmen Okulu'nu bitirdikten sonra, 1970'lerin başında Samsun'da öğretmenliğe başladı. 1979'da istifa etti. 12 Eylül darbesiyle Almanya'ya gitti. Kaçış macerası 5 Kasım 1991'de sona erdi. Hakkında 190 seneye yaklaşan ceza talepleriyle açılan davaların birçoğundan berat etti. Halen Almanya'da yaşıyor. Ülkücü hareketle 1964'te tanıştı.

NOT: Burdan itibaren bu internet sayfasında bulunan Ozan Arif'e yönelik sorular ve cevapları Tempo dergisi tarafından baskı için kısaltılmamış halleridir.

Dergide yayınlanan, orjinal baskı şekli ekte pdf-dosyası olarak mevcuttur.

ozan-arif.ws

 

TEMPO:

Sizin için Alparslan Türkeş “Evladım” dermiş. Alparslan Türkeş’le aranızdaki gönül bağına ilişkin anekdotlar nelerdir?

Ozan Arif:

Başbuğ'umuz sadece bana değil bütün ülkücülere, hatta ülkücü olsun olmasın bütün Türk gençlerine evladım derdi. Ancak herkes onun evladım demesinden ne kadar nasiplenmiştir onu bilemem. Beni çok etkiledi...

Yürekten gelen, dolayısıyla sadece kulağıma takılıp kalmayan yüreğime inen, samimi, karşılıksız, bir babanın can parçası olan çocuğuna dediği gibi ağdasız ve dup duru "evladım" deyişi halâ kulaklarımda... Bunu bugün destanlarımda dile getirişimden kimse gocunmamalı... Alpaslan Türkeş büyük adamdı kardeşim...Bir nesli büyük bir ülkünün sahibi yapmak, o nesli o ülkünün peşinden yürütmek her babayiğidin harcı değildir. Yürekli adamların harcıdır. Şöyle bir düşünün... Büyük bir ülkü...Sıfır bir imkân...Ve muhteşem bir netice... Türkeş bu mucizeyi gerçekleştiren Büyük Türk evlatlarından biriydi...Onu yakından tanımanın, Onun dizinin dibinde sohbetlerini dinlemenin, Onunla Tarih,sanat ve siyaset konuşmanın lezzeti bir başkaydı... Bunuda;

"...Yemin ediyorum Başbuğ'um yemin,
Gülüşünde bile başkalık vardı.
Kürsüye gelirdin kendinden emin,
Gelişinde bile başkalık vardı..."

Diye başlayan destanımda bir nebze dile getirmeye çalıştım.

Benden anektod soruyorsunuz. Bir sürü hatıram var hangisini anlatayım.Siyaset adamlığı onun en son vasıflarından biridir.O, o vasfından önce milli bir deha, muhteşem bir devlet adamıydı... Hazır yeri gelmişken şunu nakledeyim...

Sene 1975 ya da 1977 olsa gerek. Senato seçimleri vardı. Karadeniz gezisine çıkmıştı. Giresun'un Alucra ilçesinde bir konuşma yapacaktı. Ben Öğretmenlik yaptığım Samsun`dan konvoyuna katılmış kendi kazama gelmiştim. Konuşma yapmadan önce bir fırsatını bulup kendisine "Başbuğ'um burası benim kazam. Burada geçmişte Topal Osman-Atatürk ilişkisi üzerinden bazı çevrelerce yalan-yalnış ifadelerle Atatürk'le ilgili çok olumsuz propaganda yapılıyor, halkımızın bir kısmı da bunun tesirinde, bilgilerinize sunmak istiyorum" dedim. Gözlerime baktı "Peki bu konuda sen ne düşünüyorsun evladım" dedi. Şaşırmıştım "Ben bu cumhuriyetin bir öğretmeniyim ne düşünebilirim ki efendim" dedim. Tekrar gözlerime bakarak "Siyasette her şey rey için diyenlerin, rey için vermeyeceği taviz, düşmeyeceği şerefsizlik olmaz... Ben Alucra'yı ve Alucra insanını iyi anırım... 1944 de tabutlukta yatarken o işkencenin altında bile benimle gizli gizli ekmeğini, suyunu paylaşan hücremin kapısına nöbetçi diye diktikleri bir Alucra'lı onbaşıydı. Onlar doğruyu ve eğriyi ayıracak güçtedir hiç merak etme" dedi.

Biraz sonra da Alucra kaymakamlığının önüne kurulmuş kürsüye çıktı. Bu günkü gibi hatırlıyorum konuşmasına Atatürk'le başladı, Atatürk'le bitirdi. Bunu şunun için anlattım; Eğer o gelecek nesilleri değil de, gelecek seçimleri düşünen biri olsaydı, siyasi çıkarını düşünerek o konuşmayı hiç suya-sabuna dokunmadan yapar o kürsüden inerdi... Ama o bunu yapmadı...

TEMPO:

MHP'nin ve ülkücülerin ozanıydınız...

Ozan Arif:

Dur bir dakika... Ben Türk milletinin ozanıyım Türk milletini Türk milleti yapan değerlerden oluşan Ülkücü Hareketin mensubuyum.Dolayısıyla bu fikrin siyasi müessesesi olan MHP'liyim.Dün de öyleydim bugün de öyleyim.Yani ozanın MHP'lisi olur ama, MHP'nin ozanı diye bir şey olmaz.Zira ozanlık Allah vergisi olmakla birlikte millete ait bir değerdir.

TEMPO:

O dönemden sonra ne oldu da böyle oldu?

Ozan Arif:

Bir Eskimo atasözü vardır derki; "Buz kırılmadan kimin gerçek dost olduğunu bilemezsin..." Vallahi ne diyeyim o dönemden sonra buz kırıldı herhalde...

TEMPO:

Devlet Bahçeli liderliğindeki MHP'yi neden eleştiriyorsunuz?

Ozan Arif:

Kusura bakma ama kardeşim bu sualin iki aksak tarafı var! Birincisi ben lider sözünü Türkçe olmamakla beraber çok başka algılıyor ve onun içini başka dolduruyorum. Kılıç kınına çakı bıçağı koymayı sevmem! Onun için Falanın genel başkanlığındaki deseniz daha iyi olur. İkinci husus; kuruluşundaki felsefeyi iyi özümlediğimi düşündüğüm ve onu oluşturan yürekleri iyi tanıdığım MHP'yi hiç eleştirmedim. Eleştirmem de söz konusu olamaz. Tüzel kişiliklerle kavga edecek kadar aptal değilim. Ben özel kişiliklerin oturdukları koltukların hakkını verememesinden ötürü halkın tepkisini yansıtmaya çalışıyorum. Kendi nefsime yapılanların garezini gütmüyorum. Bir ömür verdiğim sevdanın hakkını arıyorum. Sesini duyuramayan yüreklerin sesi olmaya çalışıyorum. Benim ne sevdamla ne de o sevdamın yuvalarıyla bir meselem olamaz.

Ama, genel başkanlık koltuğunda oturan zatla ilgili kanaatimi veya muhabbetimi soruyorsanız; Kimse ile çıkar kavgam yok, özel bir husumetim de yok. Fakat bir ülkücü olarak indimde notu sıfır ve zerre kadar da muhabbet duymuyorum. Duymaya mecbur da değilim.

Şimdi birileri hemen “Bak, gördün mü davaya ihanet ediyor işte…” gibi yaygara basarlar… Yahu kardeşim “ben İslam’ı veya camii sevmiyorum artık (haşa) Müslüman değilim” demiyorum ki… Ben diyorum ki “Ben bu imamı sev-mi-yo-rum” o zaman birilerini büğelek tutuyor ve modul batmış gibi bağırmaya başlıyorlar… “Vay sen dinden çıktın…” Bunun adına dense, dense yobazlık denir, bunlara aldırdığım yok… Ha neden sevmiyorum!

Çünkü vaazlarının İslâm’la alakası yok, ha keza ameli aynı, tavrı aynı, cemaati camiden soğutmuş, İslâm’ın ve imanın şartlarıyla oynuyor, nerdeyse kıblemizi değiştirecek, niye seveyim ki?

TEMPO:

Neden ve ne zamandan beri Almanya'da yaşıyorsunuz? Türkiye'ye dönmeyi düşünüyor musunuz?

Ozan Arif:

12 Eylül öncesi son Ecevit hükümetinin kıyımına uğrayarak sürgün yemiş ve bu sebeple 1979 yılında öğretmenlikten ayrılmış, pasaport almış ve Ülkü Ocaklarının verdiği görevle Almanya'ya gitmiştim... O sene orda "Ülkü ve Sanat kervanını" oluşturarak, yeni kurduğumuz "Avrupa Demokratik Ülkücü Türk Dernekleri Federasyonu"nun bünyesinde çalışmalar yapmıştım... Gurbetçilerin yazın izine Türkiye’ye gitmeleri sebebiyle1980’nin yaz başlarında ben de Türkiye'ye dönmüş ve Ülkü Ocakları'nın organize ettiği turneyi yürütüyordum. İşte bu turne sürerken, Çanakkale'nin Çan ilçesinde 11 Eylül akşamı konser yaptım ve o gece olanlar oldu... Ben konseri yaptıktan sonra diğer arkadaşlar gibi otelde kalmayıp, çok yakın arkadaşım olan Rahmetli Sıtkı Turan'ın (Trafik kazasında kaybettiğimiz Çanakkale Milletvekilimiz) köyü Bahadırlı’ ya gitmiş, O’nda misafir olmuştum.

Sabaha karşı oteldekileri toplamışlar ama beni bulamamışlardı. Sıtkı, kasabasında yaptığım konser için askerden izinli gelmişti. Yedek subaydı. Onun yedek subaylığı sayesinde yardımcı oldu kendimi Samsun'a attım. Orada bütün arkadaşlarımın toplanıp Sıhhiye Taburu'na kapatıldığını görünce ailemle ve yakınlarımla vedalaşıp bir kamyonun tentesi altında Ankara'ya geçtim. O arada Başbuğ'umuz da teslim olmuştu. Orda buluştuğumuz arkadaşlar,( pasaportum olduğunu söyleyince) hemen yurt dışına çıkmamı söylediler.

Ankara Esenboğa hava alanı’ndan çıkmam mümkün değildi, İstanbul Yeşilköy hava alanına geçtim. 24 Eylül sabaha karşı bir uçakla 11 yıl ayrı kalacağımı bilmeden  vatanımdan ayrıldım. Tabi yardım edenler oldu ama en büyük şansım elimde hazır pasaportum olması ve beni Ozan Arif diye aramalarıydı. Halbuki pasaportta sadece “Arif Şirin” yazılıydı. O zamanlar vizenin olmaması da bir diğer şansımız sayılabilir....

Bir yıl sonra eşimi ve oğlum Mehmet Alp'i yanıma alma fırsatı buldum. Anlatsam başlı başına bir kitap olacağına inandığım 11 yıllık adeta sürgün hayatından sonra, 5 Kasım 1991 de memlekete, vatanıma döndüm. Hakkımızda toplam 190 seneye yaklaşan ceza talepleriyle açılan davaların birçoğundan berat ettim. En son Kenan Evren’le mahkemem vardı oda bitti.

Frankfurt'ta eşimin çalıştırdığı bir terzi dükkânı var. Ana geçim kaynağımız orası, ilkokul ikinci sınıfta Almanya'ya gelen oğlum burada okudu, üniversiteyi burada bitirip burada işe başladı, Bir Alman Bankasında Türk cumhuriyetleri ve Ortadoğu ülkeleriyle o bankanın ilişkilerini yürüten birimde çalışıyor. Yani oğlum burada, Batuhan adlı bir torunum var o da burada, hal böyle olunca halâ yurt dışındaki ikametim devam etmekle birlikte günlerimin çoğunu vatanımda geçirmekteyim.  Evim barkım Samsun'da. Anam, babam kardeşlerim hep ordalar. Senenin en az yarısını Türkiye de geçiriyorum, diğer yarısında da sık sık gelip gidiyorum Türkiye' ye daha nasıl dönülür bilmiyorum ki? Her yerde olmaya mecbur eden şartlar, devamlı bir yerde olmamızı engelliyor.

TEMPO:

57.Hükümette yani İktidar ortağı olduğu dönemde Bahçeli için "gönüldaşlarına aslan, Ecevit'e ise siyam kedisi kesildi" demişsiniz. Neden?

Ozan Arif:

Evet aynen doğrudur o söz benim sözümdür ve sözümün arkasındayım. Teşbihte hata veya maksat aramaya gerek yok aynen öyle olduğu için söyledim.

Bırakın sıradan gönül vermiş insanları, kendi milletvekillerini bile dinlemeyen,gurup toplantılarında yapacakları konuşmayı bile sansüre tabi tutan, hatta kendi izni olmadan meclis kürsüsünden Ecevit'e çattı diye milletvekilini partiden ihraç eden, kameralların önünde, öğrenci bir ülkücüyü pravokatör diye azarlayıp atın bunu diye bağıran, Diyarbakır belediye başkanına şefkat seranomisi yaparken, Yozgat'da, kendi belediye başkanının yüzüne bile bakmayan, sandıktan kendi istedikleri çıkmayınca "böyle ülkücü irade mi olur diye..." kendi camiasına fırça çekmeye kalkan ama Ecevit'in yanın da el-pençe divan duran birine başka ne dememi bekliyorlar... Neymiş efendim bu efendilikmiş, devlet adamlığı nezaketiymiş!

Yere batsın öyle efendilik. Bu efendilik ele karşı bulunuyor da, ülkücüye karşı neden bulunmuyor. Ben şimdi "Bize karşı yedi dağın efesi, Ele geldimiydi çıkmıyor sesi..." deyince hakaret mi etmiş oluyorum. Doğrular ne zamandan beri hakaret sayılıyor.

Ben kimseye hakaret falan etmiyorum. Ama birileri benim her sözümü hakaret telakki ediyorsa bu benim suçum mu? Atalar sözü tecelli ediyor ve yarası olan gocunuyor. Gerçek olan bu. Ben her dediğim lafın arkasındayım. Öyle gevelediğim falan yok. Ama birileri geveliyor! “Ozan Arif’e yakışmıyormuş…” Aynı hataları başkaları yapınca yerden yere vuruyordum, o zaman yakışıyordu ya… Bıraksınlar bu işleri… Ben, bana neyin yakışıp yakışmayacağını bilecek edebe sahibim. “Davaya zarar veriyormuşum…” Vay anasını! Davaya kimin zarar verdiğini ülküsünü çıkarının önünde tutan ülkücülere sorsunlar, sokağa inip, sıradan vatandaşları dinleyerek öğrensinler…

TEMPO:

Sanal alemde bazı sitelerde size "Bozan Arif" "Tozan Arif" gibi yakıştırmalar var. Hatta birinde bir ülkücü “Beni Ötüken ruhu İle yoğuran, içimdeki sarsılmaz Türklük ateşinin mimarı, büyük ozan ''OZAN ARİF '' ölmüştür. Katili de Arif ŞİRİN’ dir. Başımız Sağ olsun ...” diye yazmış. Ülkücülerin ciddi tepki alıyor musunuz?

Ozan Arif:

Bu bahsettikleriniz sanal alemin her zaman ki cilveleridir, bir kişinin kırk isim kullanarak kırk yere maydanoz olduğu bir dünya… Ölüm ilanı veren kardeşimizi de demek ki ben yetiştirmemişim… Eğer ben yetiştirsem öyle yazamazdı veya yazmazdı. Onları yetiştiren yetiştirmiş. Bunları tepki olarak görüyorsanız ona bir şey diyemem. Evet … Özel adresime de bazı böyle şeyler yolluyorlar. Ancak aldığım teşekkür ve dua mesajlarının yanında bunların esamesi bile okunmaz. Madem ölçü kabul ediliyor o zaman sanal alemi iyice incelediğinizde kimin daha fazla tepki aldığını görürsünüz. Hatta kendi sitenizde siz bir anket açın ve neticeyi görün. Benim hiç ilgilenmeme bile gerek yok bu millet herkesin ağzının payını veriyor.

TEMPO:

Devlet Bahçelinin danışmanı Yıldıray Çiçek Ortadoğu gazetesinde sizinle ilgili ağır yazılar yazdı. Bu yazıları okumuşsunuzdur. Tek tek onlara yanıt vermenizi rica etsek; Öncelikle o yazıyı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ozan Arif:

Vallahi değerlendirmeye değer görmüyorum. Efendim yokluk delikanlılığı bozar derler. Yine aynı şekilde yokluk her şeyden önce fazileti süpürür diye de bir laf vardır. Şimdi Türkiye’nin bu ekonomik şartlarında bu çocuklar bulmuşlar bir kapı… Verilen talimata göre yazıyorlar, çiziyorlar alıyorlar harçlıklarını… Bunlar birkaç tane varlar… Şimdi ben ne diyeyim bunlara. Zaten beni yazmasalar okuyanları da yok herhalde. Ne zaman ilgi kaybına uğrarlarsa bakıyorum bir daha ben… Yaşları benim oğlum yaşında, herhalde biraz ar damarları var ki bazen de bundan utanıp “ Farz edin ki bu yazıyı dedem yazdı” diye bir daha yazıyorlar. Yazsınlar bakalım Ülkücülerin öyle kalem yellenmelerine karnı toktur. Onlara sadece tavsiyem bana ne yazarsa yazsınlar ama yazarken kendi ülkücülüklerine zarar vermesinler. Biz aha geldik gidiyoruz… Ama onlar tekrar lazım olabilirler…

TEMPO:

Sizi MHP’yi yönetenler hain ilan etmiş ne diyeceksiniz?

Ozan Arif:

Ecevit’ten tutunda Amerikan büyük elçisine kadar hatta Mardin’de pkk uzantılarına kadar aşk ilan edenlerin beni hain ilan etmesi gayet normal! Ülküsüzlerin garezi ülkücülüğümün en bariz delilidir.

TEMPO:

Aynı kişinin yazısında sizin sazınızdan sözünüzden irin aktığı veya ziftleştiği söyleniyor ve devamında ”yok öyle Ozan efendi artık yok… Ziftleşmiş sazın, zehir olmuş sözün karşısında susmak yok…” gibi cümleler var. Bunun için ne diyeceksiniz?

Ozan Arif:

Ne diyeyim kardeşim diyeceğimi dedim. Seçtiği kelimelere bakıyorum da benim son kasetimi çevirip çevirip dinlemiş garbim. Eski bir destanım da

“Şu çıban yarılıp içinden irin,
Akmayınca bu memleket düzelmez…”

demiştim, yani çıban patlatırsan sazınıza da, sözünüze de irin sıçrar tabi. Ben çıbanı patlattım herhalde! Eee… çürük yumurtayı ezen kokusuna katlanır. Biz de katlanacağız… Susmak yok diye sünnetçi korkusu vermeye kalkıyorlarsa… Biz o yaşı çoktan geçtik… Zaman yeni iftiralara gebe demektir… Bekleyecek ve göreceğiz.

TEMPO:

Yine aynı yazıda “Evlat(!) Başbuğun sırtına hançer saplayanlarla beraber, evlat (!) Başbuğa ihanet edenlerle beraber, evlat (!) Başbuğa hayatı boyunca sövenlerle beraber…” diyorlar. Bunun için ne diyorsunuz?

Ozan Arif:

Şaşılacak şey biliyor musunuz! Sanki beni kendileriyle berabermişim gibi ima etmişler! Yahu eğer dedikleri doğru olsa bu yazıyı yazanların ağa babalarıyla beraber olmam gerekir di… Çünkü saydıkları özelliklere ancak onlar uyuyorlar. Ülkücüler, Başbuğ’umuzun sağlığında “Milliyetçi Çizgi” diye gazete çıkaranları, orada neler yazdıklarını henüz unutmadı… İdeolojisi Türkeş düşmanlığı olanların bu çocuklarımıza böyle şeyler yazdırmaya hakkı yoktur… Bunları başkaları dese belki bir kıymet ifade eder. Sonra ben siyaset yapmayı düşünen biri değilim ki birileriyle onların dediği anlamda beraber olayım… Ama birileri benim yuvamı pislikten temizleme gayretimde benimle beraber oluyorsa hiç kimseye git yanımdan diyecek halim yok. Çünkü bu yapıdan daha kötü bir yapı düşünemiyorum. Allah beterinden korusun!

TEMPO:

Yine aynı yazar diyor ki; Ozan Arif Samsun’dan seçilemedi de onun için böyle uğraşıyor…

Ozan Arif:

Tamam, tamam… Anladım. Bunu çok kullanıyorlar. Kişiliklerini beşeri münasebetlerinden ziyade, sahip oldukları etiketlerle ispatlamaya kalkanların hezeyanı bu. Milletvekili demek bugünkü mecliste 1 bölü 550 demek. Ben ise 1/1 Ozan Arif’im… Bana milletvekilliğinin vereceği hiçbir şey yoktu. Aile düzenim buna müsait değildi… Okuyan çocuğumu, eşimi Almanya’larda bırakıp Ankara’da milletvekilliği yapamazdım… Haa aday olmadım mı? Oldum… Ama onlar istedi de oldum.

Dilekçemi bile kendi elleriyle doldurdular, İl tercihi bile yaptırmayıp “genel merkez inisiyatifine bırakılmıştır” diye kendi elleriyle yazdılar. Beni tuzağa ta orda düşürmeye başladılar, buradaki planlarını, bu planın kahramanlarını anlatsam uzun sürer. Onlar kendilerini çok iyi biliyorlar!

Milletvekili olamadım diye kızan adam ev-bark yüzü görmeden, otel odalarında yatarak üç ay stadyum, stadyum dolaşır mı? Seçim yapıldıktan sonra “Gözün aydın Türkiye, biz biz biz geldik” türküleri söyleyerek 33 yerde zafer şöleni yapar mı? Yalanı söylüyorsanız bari tutacak yeri olsun…

Eğer milletvekilliği hevesim olsaydı şimdi bu iftiraları attıran beyler dışarıda iken ben bugün mecliste oturuyor olurdum!

Benim için beşeri rütbelerin içinde Ülkücülük’ten daha şerefli bir rütbe yok. Ve ben buna sahibim. Milletvekilliği şerefli yapılınca önemli bir hizmettir buna da inanıyorum, hakir görmüyorum ama sokaktaki adama şimdi gidip bana on tane milletvekilinin ismini say deseniz hemen sayamaz. Böbürlenme gibi anlaşılmasın lakin dağdaki çobana sorsanız size Ozan Arif’in kim olduğunu söyler üstüne de iki dörtlüğünü patlatır.

TEMPO:

2004 yılında bir grup ülkücü gencin konseriniz öncesinde Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nun önüne gelerek “Liderimiz erkekliğinin zekatını verse senin sülalene yeter” pankartı açıp sizi protesto etmişti. Bu kavganın perde arkası nedir?

Ozan Arif:

Perde arkası falan yok bu işin. “Yeter Artık” isimli kasetimde bir türküm vardı bir dörtlüğü şöyleydi;

“Şu gerçeği herkes iyi bilmeli,
Ne şimdi, ne sonra, ne de evveli,
Ben Türkeş’ten başka bir lider eli,
Öpmedim öpmem de mümkün değildir”

Ben bu türküyü Kırşehir konserinde okurken bir erkek çocuk bir demet çiçekle geldi elimi öptü… Ben de dedim ki “Arap eli öpmekle dudak kara olmaz” diye bir söz vardır. Davama faydasını gördüğüm zaman şu anda yanaklarından öptüğüm şu çocuğun yarın elinden de öperim. Lakin benim elini öptüğüm en az bu çocuk kadar erkek olacak…

Bunu da Yeniçağ gazetesi köşe yazarı İsrafil Kumbasar yazdı. Vay efendim sen misin bunu diyen… Mesele buradan çıktı… Rahşan hanıma erkeklikleri yetmeyenler gencecik ülkücü çocuklarımızı erkekliklerinin taşoronu tutarak o konsere gönderdiler… O yavrularımızın da çoğu geldi özür dileyip konserimi dinlediler. Beni kimse o çocuklarımızla karşı karşıya getiremez. “Bozkurt, yelesiyle kavga etmez” diye bir söz vardır. Ancak o çocuklarımızı oraya gönderenler şunu bilsin; Ozan Arif’in verdiği mücadele, eğer varsa onların da ülkücü onurlarının mücadelesidir. Bunu bir gün anlayacaklardır. İnşallah geç olmaz… Ama hep birlikte dikkatli olmamız gerekir diye düşünüyorum. Zira kurtlar birbirine düştüğü zaman, arada itler rahat eder ve işleri kolaylaşır. Şimdi kafasını herkes kaldırsın ve bu işten kim memnun ve mutlu bir araştırsın!

TEMPO:

Ülkücüler lidere sadakat doktrinine inanıyor. Siz bu kapsamda hain ilan ediliyorsunuz. Buna ne diyorsunuz?

Ozan Arif:

Sualinizi hem toparlamış hem de cevap vermiş olayım… Bizde bir ilke vardır şu üçlü çok önemlidir. “Teşkilat, Fikir, Lider” bunu ben yıllarca destanlarında bile işlemiş biriyim… Bir destanımda şunu dedim;

“Teşkilat, fikir, lider, kafama başka girmez,
Ülkücü olan insan, bunlardan taviz vermez,
Verenden de bu dava, kıl kadar hayır görmez,
Ülkücü davasını yaşamalı bilmeli,
İktidara gelirse hak ederek gelmeli…”

Ancak bu ilkeyi oluşturan üç kavramın içi ne kadar dolu onu mercek altına yatırmadan bana bu ilkeyi hatırlatanlar, tereciye tere satan durumuna düşmüş olurlar.

Lidere saygıyı ben işlemişim yıllarca… Yukarda bahsettiğim destanın devamında diyorum ki;

“Teşkilat, fikir varsa orada lider olur,
Lokomotif olmazsa vagonlar yolda kalır,
Herkesten lider olmaz lideri zaman bulur…”

diyorum.

Ve ben bu savunduklarımı hala savunuyorum. Bunlardan zerre kadar taviz de vermem. Ancak bu üç kavramı ele aldığımız ve içine baktığımız zaman… Fikir; tamam… Teşkilat;”Sen bizi seç, biz de seni seçelim” kurnazlığıyla sulandırılmış olmasına rağmen hadi o da tamam... Peki Lider; Bana göre yok böyle bir şey kardeşim… Size kılıç kınında, çakı bıçağından bahsediyorum… Orta da Lider olsaydı Ne ben bu şekilde feveran ederdim, ne birilerine öyle yazılar yazdırılırdı, ne iş bu boyuta gelirdi, ne de siz bunları bana sorabilirdiniz… Bu zamana kadar varlığımdan haberi olmayan Tempo beni ta Almanya da babasının hayrına bulmadı herhalde… Ne diyeyim feleğin gözü kör olsun… Velhasıl bu kavramları kuru bir slogan gibi ağzında tekerleme yapanlar biraz da muhtevasına kafa yorsalar daha akıllı bir iş yapmış olurlar.

TEMPO:

MHP yönetimi sizi hain ilan ettiğine göre, peki şu an sizi dinleyen konserlerinize gelen kitle kim?

Ozan Arif:

Uzaydan gelmediklerine göre kim olabilir… Ülküdaşlarım tabi… Ben öyle her sahnede boy gösteren bir sanatçı türü değilim. Beni bilenler, sevdamı bilenler, ve o sevdayı benim gibi kavrayanlar geliyor. Ha bazıları da yüreği benimle olmasına rağmen gelemiyor!…

TEMPO:

Örneğin…

Ozan Arif:

Örneği çook… Mesela Ermenek ilçemizin Belediye Başkanı MHP’liydi, MHP’ liydi diyorum çünkü Ermenek’te benim konserime katıldı diye MHP’den ihraç edildi. Bu basitliklere tarif bulamıyorum. Hayatında bir gönül kazanmamış insanların, bırakın kazanılmış gönülleri kazanılmış milletvekillerini, belediye başkanlarını peçete gibi kaldırıp atması beni çileden çıkarıyor. Neyse bu mevzuu kapatalım.

TEMPO:

Servet Kabaklı ile yakınlığınız eleştiriliyor.

Ozan Arif:

İyi ki Anamla , Babamla, kardeşlerimle, oğlumla yakınlığımı eleştirmiyorlar… Bu nasıl bir anlayış kardeşim… aynı kafalar şimdi sizinle olan şu anki beraberliğimi de eleştireceklerdir merak etmeyin…

Kardeşten belki düşman olabilir! Ama gerçek dost olandan düşman olmaz. Servet Kabaklı benim hem dostum, hem kardeşim hem de yiğit bir ülküdaşım… Ta çocuk yaşlardan beri Türkeş gibi, Ahmet Kabaklı gibi pınarlardan aynı suyu içerek büyümüşüz… Beni en kara günlerde yalnız bırakmamış, sürgün yıllarımda, vatanıma kavuşurken hep yanımda olmuş… Hatta gazeteci olarak benim hiç tasvip etmediğim Özal’ın yakınındayken bile Başbuğ’umuzla irtibatlarına, Onun bazı talimatlarını yerine getirişine şahit olduğum bir gönüldaşımla beraberliğim kimseyi ilgilendirmez. Servet Kabaklı benim Özal’a yazdığım en ağır deyişleri, Özal’ın makam arabasında Özal’a dinleten adamdır. Güvenli dost güven vermeyen işlerde tanınır! Bilip bilmeden konuşuyorlar. Ne yani dostlarımı, arkadaşlıklarımı onlara göre mi ayarlayacağım… Dostlarımın arasında Servet Kabaklı gibi vefakâr bir yiğidin varlığından hep övünç duydum. “İnsan dostlarıyla öğündüğü kadar düşmanıyla da öğünebilmeli” derler. Ben dostlarımla öğünüyorum ama göründüğü gibi düşmanlarım öğünülecek cinsten değil... Bu da herhalde benim eksiğim.

TEMPO:

Son albümünüzde AKP iktidarını eleştiriyorsunuz. Siyasi eleştiri amaçlı albüm yapma nedeniniz nedir?

Ozan Arif:

Haa şöyle kardeşim, işte bu meselelere gelelim. Deminden beri sorduğunuz sorular sizin için önemli olabilir ama bana pek haz veren şeyler değildi…

Son kasetimde 11 adet destan var içinden 4 tanesini çıkarsak gerisi her kesimi ilgilendiren konular. Birileri çıkarlarına ters düştüğü için o 4 taneye takıldı, dolayısıyla siz de takıldınız… şimdi sualinize gelelim… Ben dediğiniz tarzı yeni yapmıyorum. Benim bütün kasetlerimde bu vardır. Bu milletin bir evladı olarak omzuma yüklenen yükün gereğini yapmaya çalışıyorum. Madem bu Millet bana Ozan demiş, ozanlığın icabı neyse onu yerine getirmeye uğraşıyorum. Güzelin, mazlumun yanında olmaya, Çirkinin zalimin karşısında olmaya gayret ediyorum.

AKP iktidarını da zalim oldukları için, takiyeci oldukları için, teslimiyetçi oldukları için, Türk milletinin duygularıyla oynayarak geldikleri noktada milletin gönlünü terk edip global güçlerin kucağına oturdukları için, varlıklarını riya ve yalanla sürdürdükleri için, bu millete zehiri, üzerine krema sürerek yedirdikleri için, Türk milletini Türk milleti yapan genlerle oynadıkları için, kendilerine rey veren vermeyen herkesi sattıkları için, biraz amiyane olacak ama, Yumruk kadar ampulü göstererek gelip, olur olmaz yerimize kol gibi flörasan soktukları için, ve daha bir sürü sebepten dolayı eleştiriyorum... Neden eleştirdiğimi “Ak mı? Kara mı?” isimli son albümümde, aynı ismi taşıyan 33 kıtalık destanla biraz dile getirmeye çalıştım. Daha duuur… bu daha başlangıç… Bizim mahallenin çocukları rahat bırakırsa geriside gelecek…

TEMPO:

Son albümünüzde “Bir değişme masalı, bir de ak tutturdunuz, Bu millete karayı, ak diye yutturdunuz!” diyorsunuz. Gidişatı kötü mü görüyorsunuz?

Ozan Arif:

Kötü ne demek? Berbat görüyorum berbat… Bırakın sosyal hayatımızdaki kopardıkları fırtınaları, vaadlerinde durmamalarını, bütün sosyal kesimleri hayal kırıklığına uğratışlarını, enfilasyon indi, milli gelir bilmem ne oldu aldatmacalarını…

Milli konularda, Milli güvenliğimizle ilgili konularda öyle yaralar açtılar ki… 100 sene sonra gelecek nesiller bunu zor kapatır. Ben 57 yaşındayım bu yaşıma kadar aklımdan geçmeyen endişeleri bunların döneminde yaşadım ve yaşıyorum…

TEMPO:

Bir örnek verebilir misiniz?

Ozan Arif:

Mesela ben aha geldim gidiyorum, diyelim ki oğlumda böyle yaşar, Ama torunumun yaşayacağı Türkiye’nin sınırları acaba aynı kalacak mı bundan endişeliyim… Yarın olumsuzluklara düçar olursak bilin ki bu olumsuzlukların temeli AKP’nin döneminde atıldı... Ve atılmaya da devam ediliyor… Evet, aynen kasette dediğim gibi;

“Bir değişme masalı, bir de ak tutturdular,
Bu Millete katranı, süt diye yutturdular…”

TEMPO:

2003 yılında Kanal 7’de bir programda Başbakan telefonla bağlanıp size ‘‘Şiiriniz beni çok etkiledi. Çok duygulandım, aramak için kendimi mecbur hissettim. Bu şiir beni eski günlere götürdü’’ dedi. Ne değişti o günden bugüne? Şimdi Başbakan’ı eleştiriyorsunuz

Ozan Arif:

Eee… Aramış sa ne olmuş yani…

Beni Sayın Başbakan aradı hatta iltifat etti diye Ona yalakalık mı yapacağım?… Biz ayrı geleneklerden gelen iki insanız… Ben Ülkücü gelenekten O da Milli Görüş geleneğinden geliyor… Biz birbirimizi biliriz…

O gece araması elbette bir incelik ve nezaket göstergesidir. Hatta Merhum Başbuğ’um hariç bizimkilerde bile görmediğim bir nezaket göstergesi… Biz de teşekkür ettik… Ancak bu benim yanlış gördüklerimin üstüne gitmemem için bir sebep teşkil etmez… Belli değerlerime zarar veren babam olsun affedersem namerdim… Ümit ederim “Adil düzen” destanını değerlendirdiği gibi bu kendisine yazdığım mektubu, yani destanı da değerlendirir… Yoksa Onunla çok işim var! Ben öyle ana mı alıp gitmem, Babamı alır gelirim! Koca koca yanlışlar, koca koca hatalar yapıyor…

Ben iktidar sahipleriyle, en güçlü olduğu zaman da uğraşmayı severim. İmkânlarını ve güçlerini kayıp etmiş insanlarla da uğraşmam. Mesela en kızdığım ve hiç sevmediğim ve de en çok uğraştığım insanlardan biri Kenan Evren… O makamdan indi iş bitti. Onunla ilgili tek satır yazmam mümkün değil. Allah’a havale etmişim.

TEMPO:

AKP ve Başbakan’ın son albümünüze bir tepkisi oldu mu?

Ozan Arif:

Kaset daha yeni çıktı… Bana ulaşan olumsuz bir tepkileri olmadı. AKP’den belki bazı sivri akıllılar, kraldan fazla kralcılık yapmaya kalkanlar çıkabilir. Ancak Başbakan’ın tepki koyacağını sanmıyorum.

TEMPO:

Neden sanmıyorsunuz?

Ozan Arif:

En azından siyaseten kurnazdır da onun için. Akıllı adam, hele hele akıllı siyasetçi Ozan Arifle uğraşmaz kardeşim… Erdal beye çok ağır sözler söyledim duymamazlıktan geldi… Demirel’e, Özal’a, Erbakan’a, Çiller’e aklınıza kim geliyorsa iyi kötü benden nasibini almıştır… Bunların içinde benimle uğraşmaya kalkan iki akıllı(!) çıktı… Biri Kenan Evren… Biri de bizim Bey…

TEMPO:

Ozan Arif bugüne kadar MHP ve ülkücülerin sesi olarak bilinirdi. Hayat hikâyenizi belli köşe taşlarıyla anlatır mısınız?

Ozan Arif:

Eğer düşülen tarih doğru ise ben 10 Haziran 1949 doğumluyum. Babam Mehmet bey, Giresun / Alucra / Yükselen (Hapu) köyünden yöremizin sevilen hatırlı simalarından rahmetli Muharrem Çavuşun (Muharrem Şirin) oğlu, Anam Fatma hanım yine Komşu köyden (Demirözü) aynı şekilde sevilen, sayılan rahmetli Gencağa'nın kızı (Gencağa Eşkünoğlu). Babamın memuruyeti dolayısı ile ilkokulu, ortaokulu Samsunda bitirdim Ortaokuldan sonra hem sevdiğim hem de kısa yoldan fakir ve kalabalık olan aileme yardım edebilmek için öğretmen okuluna gittim. 1969-1970 sömestri yılında Perşembe yatılı İlköğretmen okulundan mezun oldum. Bu arada şunu söyleyeyim, kış aylarında okumama rağmen, yaz aylarında köyümde reçberlik yaptığım için köyümle hiç irtibatım kesilmedi. Öğretmenlik hayatıma ailemin bulunduğu, ilkokulu ve ortaokulu bitirdiğim Samsun’da, Samsun’un „Karaoyumca“ köyünde başladım. Bir yı1lık stajerlik sürem bittikten sonra, yine Samsun’un Devgeriş köyüne tayin oldum. l972 yılında aynı köyde benim gibi öğretmen olan eşim Süheyla hanımla evlendim. Bu köyde 5 yılı öğretmenlik 4 yılı müstakil okul müdürlüğü olmak üzere 9 yıl Maarife hizmet ettim. 1979 yılında inançlarımdan ve prensiplerimden taviz vermediğim için zaten hayli maceralı geçen öğretmenlik mesleğinden, devrin iktidarının baskısı yüzünden ayrılmak zorunda kaldım. Öğretmenliği çok sevmeme, gayet başarılı taktirnamelerle dolu meslek hayatıma rağmen günün şartları karşısında ayrılmaktan başka çarem yoktu.

''Yar olmadı bize Maarif / Ne yapsın bu Ozan Arif,,

diye ne yapacağımızı düşünürken 1980/ 12 Eylül olayı geldi çattı.. İnanan, milli ve manevi değerlerine, sahip çıkan,memleketin,milletin bekasını düşünen insanları ezen bu olay karşısında, ya zindana ya da gurbete gitme gibi iki tercihle karşı karşıya kaldım.

Zindana girmektense dışarı çıkarak bir şeyler yapmam gerektiğine, en azından uğradığımız haksızlığı yurt dışında yaşayan insanlarımıza anlatmam gerektiğine karar vererek 24 Eylül 1980 tarihinde bir yolunu bulup evimi, ailemi, çocuğumu hepsinden daha kıymetlisi vatanımı geride bırakarak Almanyaya gittim.

Bir yıl sonra eşimi ve oğlum Mehmet Alp'i yanıma alma fırsatı buldum. Anlatsam başlı başına bir kitap olacağına inandığım 11 yıllık adeta sürgün hayatından sonra, 5 Kasım 1991 de memlekete, vatanıma döndüm.Hakkımızda toplam 190 seneye yaklaşan ceza talepleriyle açılan davaların birçoğundan berat ettim.Hala yurt dışındaki ikametim devam etmekle birlikte günlerimin çoğunu vatanımda geçirmekteyim. Allah'ın(cc) bu gününe, daha doğrusu hergününe şükürler olsun.

Ozanlıkla ilgili geçmişimize gelince; Ben arzettiğim gibi köy menşeğli bir ailenin çocuğuyum.Gerçi bizim yörede pek aşık yetişmemiş,(fakat bana sorarsanız Türk insanı doğarken aşık olarak doğuyor) yetişmemiş ama aşıkları çok seven, dinleyen, okuyan bir halkımız vardır. Bende Aşık cönklerini Kerem ile Aslıyı, Leyla ile Mecnunu, Yunusu, Karacaoğlanı, Köroğlunu, Dadaloğlunu,Pirsultanı ve daha nicelerini okuyarak büyüdüm.

Ha... bizim oralarda aşık pek yok amma karşılıklı irticali türkü söyleme geleneği vardır. Sizinde malumunuz olduğu üzre Karadenizde hakim olan gelenek budur. Ben de bu işi iyi yapardım. Hatta eskiden destan satıcıları vardı, onlar gelir bana destan yazdırır sonrada bastırarak satarlardı. Okul hayatımda öğrendiğim halk edebiyatıyla ilgili nazari bilgileri, Allahın bahşettiği kabiliyetle birleştirince daha şuurlu bir verim ortaya çıktı.

Çocukluktan beri gramofonlarda, bataryalı radyolarda duyarak, sesine adeta aşık olduğum saz ile yakından tanışmam ortaokul ikinci sınıfta oldu. Ortaokul ikinci sınıfta dispanserler vasıtasıyla yapılan sağlık kontrolünde bende tüberkiloz (verem) tesbiti yapıldı. Hastahaneye düştüm. Bir yıla yakın bir zaman İstanbul’da Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olan Validebağ Sanatoryumu’nda yattım. İlk defa ailemden ayrılmış ve gurbeti koklamıştım. İşte Babamın dar aile bütçemizden ayırarak bana göndermiş olduğu harçlıklarımdan 15 lira biriktirerek,  « Şemsi Yatsıman Saz Evin »den ilk sazımı aldım. Sene 1964 lere rastlayan Ozan Arif'in sazı ile buluşması ve yine aynı sene hastahane kitaplığından alarak okuduğu Nihal Atsız Hocamızın “Bozkurtların ölümü ve Bozkurtların dirlişi” eserleri sayesinde Ülkücü Hareket’le buluşması, ogün- bugün devam ediyor...

TEMPO:

Naim Süleymanoğlu’nun Türkiye’ye gelmesinde nasıl bir emeğiniz geçti? O olay nasıl oldu?

Ozan Arif:

İnanırmısınız bu suale cevap vermekten bıktım... Ben Naim denilen delikanlıyı tanımam, halter sporunada pek ilgi duymam... Taki bu iş olana kadar bu böyle idi...

Avustralya’da Bulgar zulmünü işlediğim konserlerden birinde Bulgaristan göçmeni olan Türklerle o arada da Naim’in köylüsü olan bir kardeşimizle tanıştım hatta evinde misafir oldum...

Daha sonra Avustralya’dan Almanya’ya döndüm aradan fazla geçmemişti Naimin köylüsü olan kardeşimiz beni Avustralya’dan aradı, evinde misafirken mevzuu bile geçmeyen Naim Süleymanoğlundan bahis açtı ve bana heyecanla onun ne derece kıymetli dünya çapında bir sporcu olduğundan, Kanada’ki bir müsabakadan sonra kaçmak istediğini ama başaramadığını, Şimdi Avustralya’da olduğunu müsabakaların yapıldığını yine kesin dünya şampionu olacağını söyledi ve Onu kaçırmak için yardım istedi...

Ben de işi organize ederek ordaki bazı arkadaşlarla onu buluşturup Allahın yardımı ve ordaki kardeşlerimizin gayretiyle bu işi başardık... Allah var amacımız Naim felan değildi Amacımız Naimi Dünyaya Bulgar zulmünü duyurmakta amaç olarak kullanmaktı... Ve öyle de oldu. Naimin de şansı varmış... Yağdan kıl çeker gibi arkadaşlarımız şampionluklarını kutladıkları otelde Bulgarların arasından aldılar birkaç gün saklayıp sonra da Melbourne Türk konsolosluğuna teslim ettiler... Bu başlıbaşına uzun bir hikâye... O sıralar Türkiye’de basında çıkanların hepsi masaldı... Devletimizin ve hükümetin o zamanki yetkililer işi geçte olsa kavradılar da kurtulduk yoksa Naim bizim üstümüze kalıyordu...Ha şunu da söyliyeyim eğer risk alıp Naimin o üç gün içindeki görüntülerini dünya medyasına verseydik parayı koyacak yer bulamazdık...

Ama her şey para değildi tabii...

TEMPO:

Albümlerinizin satışı, konserlere katılım gibi konularda bilgi verir misiniz?

Ozan Arif:

Kasetin satışını ben bilmem onu yapımcım olan Selçuklu Müzik’e sormak lazım. Ben onlara ilgi ne diye sorduğumda bana dedikleri “Ağbi Müthiş” demek ki memnunlar…

Ha yaptığım konserlere gösterilen ilgiye gelince ben de aynı şeyi size söyliyeyim. Kardeşim Müthiş… Hiç Müthiş olmasa birileri benimle bu kadar uğraşır mı?

TEMPO:

Yeni projeleriniz nelerdir?

Ozan Arif:

Benim yapmam gerekenleri hep zaman daha doğrusu zaman içindeki gelişmeler gösterdi.

Bakalım zaman ne gösterir… 

 

 

'Kendisine uyarı yazıları yazdık'

Yıldıray Çiçek, Ortadoğu Gazetesinde köşe yazarı. 1977 Kayseri doğumlu, Halen Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Bölümü öğrencisi. 'Bu Vatan Kimin?', 'Basında Ülkü Ocakları', 'Anlam Çığlıkları' ve 'Ortadoğu Ameri-KAN Kokuyor' isimli kitapların da yazarı. Çiçek sorularımızı yanıtladı:

Ozan Arifi hain mi ilan ettiniz?

Biz Ozan Arife hain falan demedik. Ben sadece "Kimin ozanısın?" dedim.

Tek sorun MHP'yi eleştirmesi mi?

MHP'ye muhalif olabilir, eleştirebilir. Sürekli olarak yazılarımızda vurguladığımız, bunları yaparken hakaret etme, küfür etme. Bizim dediğimiz bu.

Küfür ve hakaret var mı?

Kasetlerinde o tür şeyler var.

Hakareti sürdürdüğü için mi bu yazıları yazdınız?

Tabii, En son bir kaset çıkardı, orada da buna benzer şeyler var. Kasetinde ağır hakaretlerle genel başkana karşı bir tutumu var.

Alparslan Türkeş'in 'evlâdım' dediği bir isim Ozan Arif. Bugüne kadar ülkücülerin idol sanatçısı... Ne oldu da işler değişti?

Samsun'dan milletvekilliği adaylığından sonra bir kopma yaşandı.

Bu uyarılarınızdan, "Ozan Arif dışlanmıştır" gibi bir yorum çıkabilir mi?

Yok, ama ortada bir hata, yanlış var. Ben de o hatasına bir yorumda bulunuyorum. "Dışlanır mı?" gibi bir konuda yorum yapmam mümkün değil.




 
ozan-arif.ws | ozan-arif.net | ozan-arif.org | arif.info | © 2017 Tüm Hakları Saklıdır

Bu kategoriden diğerleri: TEK BAŞINA PARTİ: OZAN ARİF »

Arif'çe

  • NAMIYLA ANILAN YİĞİT, MUHSİN BAŞKAN!..
    Yazan
    Bir ata sözümüz vardır! “ Yiğit namıyla anılır..„ der. Aynen ata sözümüzde de belirtildiği gibi, bazı unvanlar bazı kişiliklere yapışır kalır adeta... Yapıştığı için yapışmaz! Yakıştığı için yapışır ve onları birbirinden koparamazsınız! Tıpkı Muhsin Başkan‘da olduğu gibi... O ülkücü gönüllerin Muhsin Başkanıydı... Meselâ benden beş yaş gençti, O Ankarada Ülkü Ocakları Genel Başkanı, ben ise Samsunda genç bir öğretmen olarak…
    Yazan Perşembe, 24 Mart 2016 21:12 Devamını oku...
Arif'çe

 


"Bir Devrin Destanı" isimli
şiirkitabının 3. baskısını
TÜRK KİTAP EVİ'nden temin edebilirsiniz.



Münchener Str. 13 | 60329 Frankfurt am Main
+49 69 250506

www.turkkitap.de