Üye Girişi

Üye Girişi

Filmler, Diziler, Palavralar - AHMET UZUN

20 Kas 2012

“Birkaç gün önce, nişanlı olduklarını, evlenmek üzere olduklarını söyleyen iki tıbbiye öğrencisi evlerini kiralamak istemişler, o gün tekrar görüşmek üzere sözleşmişlerdi.”

“Evlerini kiralamak için kapılarını çalan, biri kadın dört gence, önce kiralık dairelerini gösterdiler, sonra misafirlerinin yorgun ve aç olduklarını düşünerek, onları aynı binadaki kendi oturdukları daireye davet ettiler.”

“Neşeyle yenen yemeğin hemen ardından, misafir gençler silahlarını çektiler…”

“Ali Rıza amcayı, eşi Fahriye teyzeyi ve 16 yaşındaki kızları Nilgün’ü kurşun yağmuruna tuttular.”

“Görüntü hiç kimsenin tahammül edemeyeceği kadar korkunçtu. Kan izleriyle dolu olan evin duvarlarına ‘devrim’ sloganları yazılmıştı.”

“Komşularından hiç kimse yardımlarına koşamadı. Şahitlerin ifadesine göre 10 civarında militan evin etrafında tedbir almıştı.”

“Yakınları ve komşuları, evdeki kan izlerini temizlemek için günlerce uğraştılar. Bir aile, mutlu, hayat dolu bir aile yok olmuştu.”

* * *

Peşinen itiraf edelim, böyle bir hikâye asla filme çekilemeyecek.

Böyle bir sahneyi, geçmişte çekilmiş ve Türkiye’nin 70’li yıllarını anlatan bir sinema filminde yahut şimdilerde çok moda olan iddialı televizyon dizilerinde de asla göremeyeceksiniz.

Bunun pek çok sebebi var, birkaçını söyleyelim:

İlk ve en önemli sebep hikâyenin gerçek, evet yanlış anlamadınız, “gerçek” olması…

Sebeplerden diğeri, adı Ali Rıza amca olarak geçen kişi olan, 25 Haziran 1980 günü şehit edilen Ali Rıza Altınok'un MHP Gaziosmanpaşa İlçe Başkanı, yani “ülkücü” olması.

Bir diğeri de katillerin, MLSPB adlı örgüte mensup olmaları, yani o çokça kullanılan tabirle, “devrimci” olarak adlandırılmaları.

* * *

Bu acılarla dolu örnek hakkında detaylı bilgi sahibi olmayanlar için eksik kısımları tamamlayalım:

Rami, Cuma Mahallesi Şeyh Abdullah Sokak’ta bulunan 17 numaralı apartmanın, 3. katında, katliamın gerçekleştirildiği binada, evin küçük kızı Nilgün’ün nişanının hazırlıkları dolayısıyla boya yapılıyordu.

Fahriye Hanım, birkaç gün önceki ilk ziyaretlerinde, öğrenci olduklarını, nişanlı olduklarını, evlenmek üzere olduklarını söyleyen katillerin, sıkça yokluktan dert yanmaları üzerine, onca telaş arasında, “belki şunu da canları istemiştir” diye misafirlerine tam 14 çeşit yemek hazırlamıştı. Sonrasında, katillerin, aileyi öldürmeden önce, yemekleri afiyetle, tıka basa yedikleri anlaşıldı.

Vahşi cinayetlerin işlendiği günün bir gün sonrasında, Nilgün’ün ölüm haberini almış bulunan, onunla nişanlanmak üzere olan genç jet pilotunun uçağı düştü ve o da şehit oldu.

Nilgün’ün cenazesi kaldırıldıktan birkaç gün sonra, evlerine, Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesini kazandığını bildiren bir mektup geldi.

* * *

Olaydan bir yıl kadar sonra, 1981 yılında, İsrail Başkonsolosluğuna eylem hazırlığında olan bir hücre evine, yine içlerinden birini ihbarı üzerine güvenlik güçleri tarafından baskın yapıldı. Çıkan çatışmada evde bulunan teröristlerden Doğan Özzümrüt ve Ercan Yurtbilir öldürüldü. Hücre evinin penceresinden atlayıp kaçmaya çalışan bir kadın militan, düşerken ayağı kırılınca yakalandı.

Öldürülen teröristlerin, yaniDoğan Özzümrüt ve Ercan Yurtbilir ile yaralı olarak yakalanan Ayşe Hülya Özzümrüt’ün parmak izleri alındığında, Ali Rıza, Fahriye ve Nilgün Altınok'un öldürüldüğü evde, bardak ve tabaklarından alınan, katillerin parmak izleriyle aynı oldukları görüldü.

* * *

Aradan yıllar geçer…

Ayşe Hülya Özzümrüt’e 13 Mayıs 1985 günü Milliyet ve Hürriyet gazetelerinin manşetlerinde, siyasi mahkûmların görüş gününde annesine sarılan masum yüzlü genç kız olarak rastlarız. Hüküm giymiş olmasına rağmen Milliyet, sevimli Ayşe’yi, “Kapatılan MHP’nin Bakırköy İlçe Başkanı ve ailesinin öldürülmesi olayına karıştığı öne sürülen…” şeklinde her tarafından muğlaklık akan tuhaf bir cümleyle tanıtır.

Özzümrüt, 1991 yılında tahliye oldu. Cezaevinde yazdığı şiirlerden biri Ahmet Kaya tarafından bestelendi ve yazdığı kitap, içinde bulunduğu çevrenin organizasyonlarının birinden ödül aldı. Şimdi aramızda, şair, yazar ve sevgi kelebeği olarak dolaşıyor.

Hücre evi baskınında orada olmayan, ancak başka bir operasyonda ele geçirilen diğer katil Kamuran Özcan, önce itirafçı oldu, daha sonra, 12 Mart 1990’da, Metris Cezaevinde kendi arkadaşları tarafından şişlenerek öldürüldü.

Katledilen ailenin hayatta kalan son ferdi, ailenin olay tarihinde evli olan büyük kızları İnci Altınok’a gelince… O, bugüne dek geçen 30 yılı aşan sürenin her günü, geçmişin kapanmayan yaralarıyla yaşadı.

* * *

Anlattığımız örnek, 70’li yılların Türkiye’sinde yaşanan, hepsi birbirinden korkunç, birbirinden vahşi yüzlerce, binlerce katliamdan sadece bir tanesi. Sadece bir örneğinin bile yüreğinde bir tutam insanlık kırıntısı kalmış herkesin yüreğini kanatacak hadiselerin yüzlercesini, binlercesini yaşadı ülkücüler. Ne benim yazmaya gücüm yeter, ne sizin okumaya.

Aradan geçen otuz yılı aşkın zaman geçti. Bu konuları bir satır arasında okuduğumda, anlatılan bir hatırada dinlediğimde, bugün bile gözlerim kararıyor, beynim uyuşuyor.

Aslını sorarsanız, bize ait bu hikâyelere bir yerlerde rastlamak çok da kolay değil. Onlar, tarihimizin unutulmaya mahkûm edilmiş acıları olmalı.

1979’da Ankara Akdere’de, kurşunlanarak öldürüldüğünde henüz 15 yaşında olan ortaokul öğrencisi Adem Pekmezci’den hiç kimse bahsetmez. Adem’in, öldürüldüğünün bir yıl öncesinde, henüz 14 yaşındayken yine silahlı saldırıya uğrayıp ağır yaralı olarak aylarca hastanede yattığını kimse bilmez.

1978’de Ümraniye’de, MİSK’e üye oldukları için uyduruk “Halk Mahkemesi” tarafından güya yargılayıp işkence yapılan, vücutları, organları kesilen, parçalanan, sonrasında kurşunlanıp çöplüğe atılan ülkücü işçileri, Sinan Koca’yı Cevat Koca’yı Bahri Bilgin’i, Ömer Bayraktar’ı Salih Ulu’yu kimse hatırlamaz.

Neden mi?

Çünkü hiçbir insanın tahayyül bile edemeyeceği vahşilikteki cinayetlerin faillerini, toplumumuz, özgürlük aşığı, temiz yüzlü, çiçek çocuklar olarak bilir ve hatırlar. Hepsi bu kadar…

* * *

80’li yılların ikinci yarısından itibaren günümüze kadar ülkemizde, 12 Eylül’ü, öncesini ve sonrasını konu alan çok sayıda film çekildi. Bu filmlerin bir kısmında, fonda ülkücüleri de görebilirsiniz.

Sümüğünü çekmeyi başaramayan, hayvan görünümlü, 3-5 kelimelik bir kelime haznesine sahip, yaratıktan bozma tiplerle resmedilirler. Neyse ki çok kötü filmler olduklarından seyredeni de hatırlayanı da bulunmaz. Seyredip, genel bir değerlendirme yapmaya kalkışırsanız, ilk aklınıza gelecek kelime “kalitesiz” olacaktır muhtemelen. Gerçeklerle ilgisi zaten ayrı bir tartışma konusu.

Devrimciler, bu filmlerde elbette hiçbir kusuru bünyelerinde barındırmayan kahramanlar olarak ortalıkta gezerler.

Bu evsaftaki filmlerle ilgili, tüm dünyada sinema sektörünün liderliğini açık ara elinde bulunduran Amerikalıların bir tabiri vardır: “Trash” derler ve ayrıca bir değerlendirme yapmazlar.

“Trash” İngilizcede “çöp” anlamına gelir.

* * *

İsimlerini telaffuz edip de dikkatleri birkaç örneğe odaklamayalım, halkımızın gözbebeği televizyon dizilerine gelince…

Ülkücüler, bu dizilerin çoğunda, insan ile “evrimini tamamlayamaması dolayısıyla iki ayağının üzerinde yeni yeni durmaya çalışan bir tür hayvan” karışımı modeller gibi. Oyuncu seçimleri ve makyajlar ise öyle itinayla yapılmış ki iğrenmeden bakamıyorsunuz.

Devrimcilere gelince, dikkat edin, o dizilerin tamamında onlar, bulutların arasından henüz inmiş melekler gibiler.

* * *

Ne o filmleri yapanlar, ne de seyredenler, şu soruları birbirlerine asla sormaz ve herhangi bir cevap aranmaz:

Ciddi bir kısmı kendi aralarındaki kavgalarda ve kendi arkadaşları olmak üzere, bu ülkede binlerce insanı kim öldürdü?

Güvenlik güçleri mensuplarına, askerlere, polislere, içlerinde bakanlık, hatta başbakanlık yapmış devlet görevlilerine suikastları kim gerçekleştirdi?

Sayısız, soygun, gasp, bombalama, kundaklama, sabotajı kim yaptı?

Merak bile edilmez.

SSCB yıkılıp, arşivleri ortalığa döküldüğünde, sokağa düşen evraklarda görülen, KGB ve Türkiye’deki komünistlerin arasındaki sahip - köle ilişkisi tabularımızdandır, hiç bahsetmez, kimseye dokundurtmayız.

Türkiye’nin en cafcaflı sol örgütlerinin bir kısmının liderlerinin mesela MİT’in memuru olması yahut bazılarının nedense (!) Amerika’ya kaçmış olmaları gibi zengin mizah malzemesi durumlar tabularımızdandır, kimseye dokundurtmayız.

Bugün dünyanın en büyük uyuşturucu haraç ve cinayet şebekesi durumuna dönüşmüş olan PKK’nın kurucularının, bu aşamaya hangi safhalardan geçerek geldikleri, Türkiye’deki sol örgütlerin bugünün PKK’sı için nasıl bir koza görevi gördüğü tartışılmazlarımızdandır.

Hatırlayın, Türkiye’de solun en önemli yazarlarından Hasan Cemal, bir binaya provokasyon maksadıyla koyup patlattığı bombayı ve kazara kendini vuran bir arkadaşlarının cenaze törenini “Faşistler arkadaşımızı katlettiler” diye nasıl bir çatışma ortamına dönüştürdüklerini kitabında yazıp televizyonda anlattığında herkes başka yöne dönüp ıslık çalmaya başlamadı mı?

Yıllarca katliam edebiyatı yapılan “Kanlı 1 Mayıs”ın içyüzünün, mitingden bir akşam önce afiş asarken başlayan bir fraksiyon kavgasının devamı olduğunu öğrenebilmemiz için tam 35 yıl geçmesi gerekti. 35 yıl, her gün, otelin penceresinden ateş eden Amerikan ajanları ve faşistlerin yaptığı katliam palavralarını dinledik.

Peki, milletimiz nasıl baktı olan bitene? Konunun acıklı bir diğer tarafı da bu maalesef…

Çevirdiği filmin galasında, Erol Taş’ı, filmde yaptığı kötülüklerden dolayı yuhalayıp taşlayan, Yeşilçam’ın kötü adamlarından Süheyl Eğriboz’u “Hazret-i Ömer’i niye öldürdün” diye linç etmeye kalkan bir topluluk nasıl bakarsa öyle baktılar çoğu zaman ve çoğunlukla.

İlginç, seyrediyorlar ve seyrettiklerinin gerçek olduğuna inanıyorlar.

İnanır mısınız, niye milliyetçi olduğuma, zaman zaman hayret ediyorum.

Sıkça bu saçmalıktan vazgeçmeye teşebbüs ediyor ama beceremiyorum.

Bizim millete olan aşkımızı da Yeşilçam filmlerindeki aşklara benzetiyorum, umutsuz, çaresiz ve acılarla dolu…


http://www.habererk.com/kose-yazisi/2807/filmler-diziler-palavralar.html


Filmler, Diziler, Palavralar | AHMET UZUN , Habererk Haber, Yurttan ve Dünyadan Son Dakika Haberler
habererk.com
Filmler, Diziler, Palavralar AHMET UZUN, Filmler, Diziler, Palavralar
(Kaynak: Facebook Ozan Arif Hayranları Sayfası)
 
ozan-arif.ws | ozan-arif.net | ozan-arif.org | arif.info | © 2018 Tüm Hakları Saklıdır

Arif'çe

  • NAMIYLA ANILAN YİĞİT, MUHSİN BAŞKAN!..
    Yazan
    Bir ata sözümüz vardır! “ Yiğit namıyla anılır..„ der. Aynen ata sözümüzde de belirtildiği gibi, bazı unvanlar bazı kişiliklere yapışır kalır adeta... Yapıştığı için yapışmaz! Yakıştığı için yapışır ve onları birbirinden koparamazsınız! Tıpkı Muhsin Başkan‘da olduğu gibi... O ülkücü gönüllerin Muhsin Başkanıydı... Meselâ benden beş yaş gençti, O Ankarada Ülkü Ocakları Genel Başkanı, ben ise Samsunda genç bir öğretmen olarak…
    Yazan Perşembe, 24 Mart 2016 21:12 Devamını oku...
Arif'çe

 


"Bir Devrin Destanı" isimli
şiirkitabının 3. baskısını
TÜRK KİTAP EVİ'nden temin edebilirsiniz.



Münchener Str. 13 | 60329 Frankfurt am Main
+49 69 250506

www.turkkitap.de