Üye Girişi

Üye Girişi

PİS HERİF!.. İşte böyle! Zorla adamı günaha sokar pis herif!.. Yahu sana ne arkadaş?… Sen bizim mahallenin muhtarı değil misin? Yan mahallelerin derdi, seni mi gerdi? Neymişte “Başmahalle”nin muhtarıyla, “Taşmahalle”nin muhtarı birbiriyle uğraşıyormuş! Uğraşırsa uğraşsınlar sana ne aslanım? Çık kendi mahallendeki seyir tepesine oradan olanı biteni seyret… Bırak yesinler birirlerini… Baş mahalle muhtarının avukatlığı sana mı düştü? Daha önce Taşmahalleliler ile bir oldun bizi rezil rüsva ettin… Şimdi de Başmahalle ile bir oldun muhtarına yalakalık yapıyor, Taşmahalle ile uğraşıp duruyorsun. Be Arkadaş; O Başmahalle muhtarı değil miydi, seni eşrefi mahluktan saymayan? O Başmahalle muhtarı değil miydi, seni (caminin mescidin yolunu bilmez diye) nerdeyse dinsiz ilan eden? Ohooo… Saysam daha neler, neler!.. Hem sana ne birader, sen kendine baksana!.. Senin muhtarı olduğun mahalle en köklü mahalle... Şehrin en kadim, en sağlam kendine has duruşu olan, şehrin kalesi denilen bir mahalle... Duruşunu ona göre düzenlesene, sen kendi doğrularını savunsana... Sen kendi mahallenle…

" Hayırlı Cumalar diliyor ve diyorum ki " YAZIN BİR KENARA!.. Ehl-i İman olan şunu bilmeli! Evet bugün akan senin kanındır... Kanın aksa bile yüzün gülmeli! Çünkü zafer Hak'ka inananındır... Bak yine Kudüs'te zulüm var, kan var, Allah razı olmaz böyle gidemez... Kudüs'te Israil denen canavar, Türkler varken asla rahat edemez... Yani demem o ki, bu Arif sözü, Yazın bir kenara herkes görecek! Mescid-i Aksa'nın, Kudüs'ün yüzü, Evel Allah yine Türk'le gülecek... Ozan Arif 15 Aralık 2017 Bad Homburg

KONUŞMASINLAR!.. Bu “Kudüs” Konusu önemli konu, Şu fikren kepenler konuşmasınlar!.. İslam Konferansı dinlesin bunu, Türklüğü tepenler konuşmasınlar!.. Ta Osmanlı zor durumda kalınca, Çullandılar Türk’ü zayıf bulunca, Çıkarları söz konusu olunca, Türklerden kopanlar konuşmasınlar! Haçlı ile bir yatakta yatarak, “Lavrens” sapığına Türk’ü satarak, Hançer olup sırtımıza batarak, Krallık kapanlar konuşmasınlar!.. Yalan isem bana yalansın deyin, Öyle yapmadı mı “Şerif Hüseyin” Müslümanlık bu mu hadi söyleyin, Dininden sapanlar konuşmasınlar!.. Mana değil bunlar madde kokuyor! Tesadüf mü bilmem herkes okuyor, “Arap” yaz, ters oku “para” çıkıyor, Dolara tapanlar konuşmasınlar!.. Bu Kudüs derdini o gün görerek, Atatürk rest çekti dünyaya direk, Şimdi Atatürk’e dinsiz diyerek, Göze kül se(r)penler konuşmasınlar!.. Büyük Ortadoğu bu neyin nesi? Ne olsun “Salomon-Sam” projesi! Bu “Büyük İsrail” kurma hevesi… Peşinde çapanlar konuşmasınlar!.. Yahudi’yi bize Erbakan, Türkeş, Anlatıp durdular yalan mı kardeş(!) Büyük Ortadoğu planında eş, Başkanlık yapanlar konuşmasınlar!.. Arif der; Kudüs’te akan bu kanın, Öcünü Türk alır buna inanın… Ama…

GÜVENİNİ KAYBETMİŞ!.. Güvensizlik kol geziyor bu sıra, Dağlar taşa güvenini kaybetmiş!.. Hiç bakan yok kendindeki kusura, Dolu boşa güvenini kaybetmiş!.. Ne dolu asude ne de boş sakin, Kin kuşatmış sanki hepsini kin kin… Hepsinin aslı su amma velakin, Yağmur yaşa güvenini kaybetmiş!.. Her bir şey bürünmüş bin bir kılığa, Temiz su akmıyor artık oluğa, Topraklar bitkiye, sular balığa, Gökler kuşa güvenini kaybetmiş!.. Her yanı saralı dikenli çalı, Köküne isyanda ağacın dalı, Mevsimler de birbiriyle kavgalı, Yazlar kışa güvenini kaybetmiş!.. Şöyle bir göz atıp bakıyorumda, Mesela aile denen kurumda, Eşi kocasından korkar durumda, Koca eşe güvenini kaybetmiş!.. Yiyen konuşuyor, susturması zor, Yediğini geri kusturması zor, Haram mı, helal mi kestirmesi zor, Sofra aşa güvenini kaybetmiş!.. Kayırmaya kurban giderken haklar, Hangi meslek kimi ne kadar saklar, Diplomalı işsiz dolu sokaklar, İşçi işe güvenini kaybetmiş!.. Derinden yaralı vücut derinden, Azalar hep kopmuş biribirinden, Dil dişten şüpheli, kulak burundan, Gözler kaşa güvenini kaybetmiş! Ey…

8 ARALIK 1995 Elim bir trafik kazasında kaybetdiğimiz, Ülkü ocakları eski genel başkanı 'Ali Metin TOKDEMİR'i vefatının 22. yıldönümünde rahmetle anıyoruz..

NASIL ANLASIN? Aklını, fikrini insan derdine, Yormayanlar beni nasıl anlasın? İnsanın derdini kendi kendine, Sormayanlar beni nasıl anlasın? Bin şahit şart iken adam demeye, Niye söyliyeyim derdimi niye? Çıkarından başka aklı bir şeye, Ermeyenler beni nasıl anlasın? Bazısının insan olduğu müphem, Dirhem insanlıktan payı yok dirhem, Bir garibin yarasına bir merhem, Sürmeyenler beni nasıl anlasın? Kabuğuna esir olmuşsa özü, Manadan uzaktır o zatın sözü, Kellesinin değil gönlünün gözü, Görmeyenler beni nasıl anlasın? Sevgisiz ne çoban, ne de çomarı, Davarı güdemez inan davarı!.. Kini yıkıp kini, sevgi duvarı, Örmeyenler beni nasıl anlasın? Aldanıp dünyada envai renge, Denge kurmamışsa ahretle denge, Kendi nefsi ile savaşa, cenge, Girmeyenler beni nasıl anlasın? Gerçek baçevanın zordur halleri, Diken batar kanar durur elleri, Dikenine katlanarak gülleri, Dermeyenler beni nasıl anlasın? Darlanınca her darlığa göğsünü, Horlanınca her horluğa göğsünü, Dava için her zorluğa göğsünü, Germeyenler beni nasıl anlasın? Arif der ki; aşk evvelden ezele, Aşıkları döndürse de…

KİMİNE GÖRE YAŞAMAK! Ben bile bir deyişimde demişim ki; “..Bunca sene, bunca yıl, ay, …Geldi geçti vay dünya vay, …Yaşamaksa yaşadım say, …Aha geldim gidiyorum „ İnanın o an için hangi duygularla yazdığımı pek hatırlayamıyorum. Ama belli ki güzün kapıya dayandığını hissettiğim bir anda yazmışım! Cenab-ı Allah’ın kanunu bu! Bütün canlılar doğarlar, büyürler, yaşlanırlar, ölürler… Ancak yaşamak deyince günümüzde nasıl anlaşılıyor onu biraz irdelemek istiyorum. Günümüzde bir çoğu yaşamayı mali imkanlarla paralel düşünüyor. “Falan şahıs yaşıyor anasını satayım” denince bilin ki, serveti bol birinden bahsediliyordur. Yani çağımızda yaşamak eşittir para… Halbuki geçek bir insan için yaşamak bana göre bir gaye uğruna, bir ülkü uğruna yaşamaktır. Sadece şu makamın sahibi olacağım veya şu kadar servetin sahibi olacağım diye yaşayan insanlar kalpleri ölmüş zavallılardır. Zavallılardır diyorum, zira onlar menfaatlerinin dışına çıkan her şeye manasız manasız bakarlar… Maddiyat harici gayeler için yaşayanları onların kafası almaz, alsa bile onlara aptal gözüyle bakarlar… ....... Ama…

VESSELAM!… İşte buyurun! Ta 1985 Yılının Ocak ayında yazdığım bir destan. Bilmiyorum üzerine yeni bir yorum yapmaya gerek var mı?.. Aradan nerdeyse tam 32 sene geçmiş… Bırakın “Türkiye 15 sene önceki Türkiye mi?..„ mavralarını! Değişen ne? Esasında değişen hiç bir şey yok. “Aynı tas aynı hamam„ veya “Aynı tas aynı tarak„ İlk söylediğim zaman bu destandan hoşlanan bazılarının şimdi aynı destandan rahatsız olacağını biliyorum… Ve rahatsız olacaklarını bile bile, günlük gelişmelerin vehameti içinde anlam ve önemine binaen tekrar hatırlatmak istedim. Eeee… Demek ki zaman Ozan Arif’i değil, (Ozan Arif’de değişen bir şey yok!) Zaman veya zamandan ziyade çıkarları başka birilerini değiştirmiş!.. Her neyse rahatsız olan varsın olsun… Şimdi gelin şu 32 senelik destana bir daha kulak verelim… Haklı veya haksız olduğuma dinledikten sonra karar verirsiniz. Ozan Arif 03 Aralık 2017 Bad Homburg _____ VESSELAM!… Ben böyle bilmezdim bizim yurdu Bambaşka bir hali varmış vesselam! Vay anam vay, nelerini doyurdu, Bol…

NEFRET!.. Bana bakın bana bana, Sizden nefret ediyorum! Gittiğiniz yol bir yana, İzden nefret ediyorum! İşiniz hep yalan-dolan, Bu kadar da olmaz ulan... Sizden çıkan her bir yalan, Sözden nefret ediyorum... Haram yerken darlanmayan, Yalan derken zorlanmayan, Utanmayan, arlanmayan, Yüzden nefret ediyorum... Dışı ak-pak, içi kirli, Örtünmek de türlü türlü! Siyaseten tesettürlü, Kızdan nefret ediyorum!.. Her görmem de sizi her her... Hatırlarım teker teker! Makarna ve kömür, şeker, Tuzdan nefret ediyorum!.. Bizim kefen orta halli, Sizinkiler süslü, belli!.. O gün, bu gün her dantelli, Bezden nefret ediyorum!.. Kafa bomboş, kafa kovuk, Konuşurlar lavuk lavuk!.. Koyun, sığır, horoz, tavuk, Kazdan nefret ediyorum!.. Bu gaf dersin, gaf anlamaz, Kara cahil, laf anlamaz, Affedersin zındık, yobaz, Yozdan nefret ediyorum... Aka kara karaya ak, Helal diyor harama bak!.. Haram ise çoğu bırak, Azdan nefret ediyorum... Harama ki, bu hoş bakış!.. Kokuştur bu resmen kokuş! Şerre giden iniş yokuş, Düzden nefret ediyorum... Her tezgaha çarşı…

BİR CUMA TEMENNİSİ!.. Kimisi diyor ki; Doğru… Kimisi diyor ki; Yalan… Benim, senin, onun hülasa bütün milletin kafası karışık! Kafası karışık olmayanlar; Aklını, beynini inanmak istediklerine ipotek etmiş olanlar! Yani inanmak istediğine inanan, kendi taraftarı olduğundan başkasına asla şans tanımayanlar!.. Eğer birileri yalan olanı doğru diye dayatıyorsa, Eğer birileri doğru olanı yalan diye inkar ediyorsa, Hadi kendi taraftarlarını kandırırlar… Hadi beni kandırırlar… Hadi seni kandırırlar… Hatta hadi bütün halkı, bütün milleti kandırırlar diyelim… Peki bunlar, “ O gün (hesap için Allah'a) arz olunursunuz. Hiçbir sırrınız gizli kalmaz…” ilahi ifadesinin sahibini, yani Allah’ı da kandırabileceklerini mi düşünüyorlar acaba? Eğer böyle düşünüyorlarsa, Efendim bugün Cuma… Gelin şunlara hep beraber dua edelim, Edelim de Allah onları da, bizi de ıslah etsin. Ne diyeyim efendim? Cumanız Mübarek olsun. O.Arif

ELEŞTİRİ Siz de bilirsiniz ki leştiri bir şahsın veya herhangi bir şeyin iyi-kötü taraflarını çıkarıp ortaya koymaktır. Eleştiriyi üç sınıfa ayırmak gerekir diye düşünüyorum. 1- Yapıcı eleştiri 2- Yıkıcı eleştiri 3- Art niyetli ya da diğer adıyla hileli eleştiri Büyük devlet adamlarının, vatanını, milletini sevenlerin, hatta sıradan ama Allah korkusu nedir bilenlerin bile eleştirisi yapıcı olur. Çünkü onlar gördükleri yanlışları, yolsuzlukları kendilerine yarayacak çıkar açısından değil, doğruluk ve dürüstlük açısından dile getirirler. Hatta bunu milli ve manevi bir vazife telakki ederler. Eğer yaptıkları olumsuz eleştiriler o kişilerin kendi hayatlarında yoksa, onların eleştirileri olumlu anlamda daha bir derin anlam kazanır ve güvenilir olur. Ama yaptığı eleştiriler o kişinin kendi hayatında mevcutsa, yani kendi dibi, tenkit ettiği tencerenin dibinden daha kara ise, işte bu tür kişilerin; - Vatanın ve milletin geleceğini ateşe atıyorsunuz… - Vatandaşın gözünü boyuyor yani aldatıyorsunuz… - Mal-mülk yığmaktan görev yapmaz hale geldiniz… - Bir milletin geleceği olan gençliği…

KURTAR YARABBİ!.. Bu gece Mübarek Kandil gecesi, Falanlardan bizi kurtar Yarabbi!.. Ey Allah’ım… Yücelerin Yücesi… Filanlardan bizi kurtar Yarabbi!.. Falan, filan kim mi? Diyeyim hemen, Onlar mal sürüsü, biz ise çimen! Koynumda beslenen, kanımı emen, Yılanlardan bizi kurtar Yarabbi!.. Hamakat bir ateş, biz yanıyoruz… Ne bildiğimiz var, ne tanıyoruz, Kim Allah diyorsa inanıyoruz, Yalanlardan bizi kurtar Yarabbi… Dini madde olan riyakâr yobaz, Sanıyor ki onu kimse anlamaz!.. Sırf desinler diye beş vakit namaz, Kılanlardan bizi kurtar Yarabbi… Sana ayan kimin yoldan saptığı, Kimlerin paraya, pula taptığı, Ehl-i namus geçinenin yaptığı, Talanlardan bizi kurtar Yarabbi… Oğlu, kızı, kendi ya da yakını, Çalıp çırpıp dolduruyor çıkını, Minareyi çalıp kılıfı kını, Bulanlardan bizi kurtar Yarabbi!.. Bence onlar hırsızların azgını, O yüzden onlara göster bozgunu, Sabi-sübyan yetimlerin rızgını, Çalanlardan bizi kurtar Yarabbi… Kimisi Türk değil ona hiç şaşman! Kimisi Türk ama, olmaktan pişman! Müslüman görünüp Türklüğe düşman, Olanlardan bizi kurtar Yarabbi!.. Arif der belirsiz…

ALİ RIZA GÜNDOĞDU DA YOK ARTIK!.. Gün doğdu… Gün battı… İnsanoğlu da böyle işte! Onun için eskiler “Dünya ölümlü, gün akşamlı…” demişler. Bir gün doğup, bir gün batıyor insan… İşte bak, o da batmış! Tıpkı gün gibi… Tıpkı Güneş gibi… Yine peşi peşine acı haberler almaya başladım… Daha bir Ali’nin acısı taptaze iken, bir diğerinin acısı eklendi yüreğime… Bu tür acılar insanı değişik bir tefekkürün içine atıyor! Düşünüyorsun… Geçmişi düşünüyorsun… Yaşanan acıları, yaşanan sevinçleri düşünüyorsun… Gerçi çok sevinç yaşamadı bu nesil! Yani, hatıraları düşünüyorsun hatıraları…. Ne kadar düşünürsek düşünelim, yalın olan gerçek şu; …….. “Zamanı gelenler birer birer göç, Ediyorlar bu yalancı dünyadan… Dönüpte arkaya bakmıyorlar hiç, Gidiyorlar bu yalancı dünyadan…” …….. O; Benim güzel Ağabeyim, O; Taşova’nın Matbaacı Ali Rıza’sı, O; Taşova’nın ilk kurucu MHP İlçe Başkanı, O; 46 Yıl önce Taşova Gazetesi’nin ilk banisi Gazeteci Ali Rıza Gündoğdu Bey, Hepsinden de daha öte, O; Gariban göğsünde dağ gibi…

ALİ’M GİTMİŞ ALİ’M!.. Ömer Efe isimli kardeşimin gönderdiği elektronik posta vasıtasıyla aldım kara haberi… İki kolum yanıma düştü sanki… İmanımız gereği her an için böyle sonuçlara kendimizi hazır tutsak da demekki bir zayıf yanımız var… Dondum kaldım… Dondum kaldım çünkü benim Ali Gardaşım geçip gitmiş dünyadan. O Ali ki gönül adamıydı gönül… Gönüllerin Ali’siydi, o bir ülkü delisiydi… Yüreği küt küt değil, vatan vatan diye atan bir vatan evladıydı o… Esasında ben bu satırları belki de gereksiz yazıyorum… Neden derseniz, Ömer Efe Kardeşim yazdığı mektupta hem Ali’yi, hem Ali’nin acısını öyle duygulu dile getirmişki en iyisi benim o mektubu sizinle paylaşmam en doğrusu olacak herhalde… Gurbette olmam sebebiyle haberim olmadığını tahmin eden Ömer kardeşim konuya girerken demiş ki; “….Merhabalar Ozanım.. Erzincan'dan selamlar. Değerli seveniniz, dostunuz gönüldaşınız Ali KILIÇ vefat etmiştir. Haberiniz yoktur diye, özellikle haberdar etmek istedim…” Ben bu haber üzerine Ömer’i aradım, hem bilgi alayım dedim hem de son…

YALAKALIKLA VARLIĞINI SÜRDÜRENLER! Yalakalık Makam, mevki, koltuk sahiplerinin hele hele devlet adamlarının etrafını çepeçevre sarmış bir ağdır. Bakarsanız, daha doğrusu bakmayı becerebilirseniz bu gerçeği görürsünüz… Bizim ülkemizde de bu acı gerçek böyle maalesef! Kaideyi bozan istisnalar olsa da ekseriyetle, siyasetçi geçinenler parti başkanlarına, bürokratlar müdürlerine, müdürler genel müdürlerine, genel müdürler bakanlarına, bakanlar başbakanlarına, başbakanlar da cumhurbaşkanına yalakalık yarışındalar… Dedim ya birazcık dikkat size bu dediklerimin haklılığını gösterir… Televizyonda dikkat ediyorum %90’nı kendilerine uzatılan mikrofondan lafı döndürüp, dolandırıp yalakalık yapacaklarına getiriyor yerli yersiz kendilerinden yukarıda yer tutmuşlara vıcık vıcık yağ çekiyorlar! Özellikle de salı günleri parti gurup toplantılarında nerdeyse başkanlarının her ağzından çıkana ayakta şak şak tutanlar beni öyle tiksindiriyorki inanın öğürmemek için kendimi zor tutuyorum! Yerinde olana eyvallah… Ama yerinde olmayana, sırf yaranmaya yönelik, göze girmeye yönelik olanlara ne demeli? İşte o zaman şu gerçek de ortaya çıkıyor! Gerçekten büyük olmayan “ büyük adamlar(!) ” küçük adamlarla etraflarını dolduruyorlar demekki,…

"Sevenlerin Gönlünde, Sevilenler Ölümsüzdür."

ÖĞRETMENLER GÜNÜ MÜNASEBETİYLE! Öğretmenlik... Hevesi kursağımda kalan meslek. Ve bugün öğretmenler günüymüş... Esasında ben anneler günü gibi, babalar günü gibi kavramlara hoş bakmayan biriyim. Öğretmenler gününe de hoş bakmıyorum! Esasında Anne, baba, öğretmen gibi değerlerin bir güne sıkıştırılması benim kabullenemediğim. Hz. Ali (r.a) “ Bana bir harf öğretenin kölesi olurum..„ derken, bırakın bir harf öğretmeyi bize okuma-yazma öğreten, bizi hayata hazırlayan öğretmenlerimizi bir güne sığdırmak bana biraz tuhaf geliyor... Neyse konu bu değil... Konu bir ülke için öğretmenin ve öğretmenliğin ne derece önemli olduğudur bence... Bunu da en güzel Türkiye Cumhuriyeti‘nin baş banisi yeni kurucusu Atatürk dile getirmiş... Hem de her fırsatta, önemle, üstünde durarak dile getirmiş... Neler demiş neler... “ Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir..„ demiş.... “ Dünyanın her tarafında öğretmenler, insan topluluğunun en fedakar ve muhterem unsurlarıdır..„ demiş... “…

Önkuzu Hey Önkuzu, Önde gider Önkuzu, Anası dursun demiş, Durmaz gider Önkuzu... Saygı Rahmetle ve Duâ ile Anıyoruz.

UZAYAN GÖLGELER!.. Biliyorum pek ilgi duyduğunuz bir konu değil! Ama nedense bu konuyu sık sık yazmak istiyorum. Hatta daha açık söyleyeyim bizleri yönetenlere baktıkça bu konuyu yazmadan, konuşmadan duramıyorum! Dolayısıyla, tekrar başınızı ağrıtacağım için daha baştan özür dilerim!.. ........ Bana göre insanlara oturduğu koltuğun yüksekliğine göre değil, yaptığı işlerin yüksekliğine göre itibar edilmelidir. Hasbelkader bir koltuğa sahip olmuş bir insan kendisinden daha işin ehli, daha faydalı olabilecek kişilere hürmet etmesi, kendinden daha genç olsalar bile onların hakları olan makamlara gelmesini hazmetmesi hatta onlara yardımcı olması vatanperverliktir... Millet severliktir... Bir insan itibar, alkış, mevki-makam hırsını gayrete, çalışma gücüne yani liyakata devşirebiliyorsa makamını da, itibar ve alkışıda hak etmiş olur. Yani bence şöyle dışardan bakılınca insanları yükselten oturdukları koltuklar veya sahip oldukları makamlar gibi görülse de, insanları esas yükselten onların ruhlarında bulunan yüceliktir yani ruhi güçtür güç... Çünkü bu güce sahip insanlar büyük ülkülerle, büyük ideallerle çalışırlar... Büyük ülkülerle çalışan insanların ise…