Üye Girişi

Üye Girişi

YANAN YÜREK TÜRKMENELİ!.. Yıllardır dilim döndüğünce hep anlatıp durdum... Ben biliyorum ki kendi çekmediğiniz acı üzerine konuşmak kolay gelir... O sebeple elimden geldiğince kendimi onların yerine koyarak, yani yeni tabiriyle empati yaparak feryat ettim feryat... Ama duyan olmadı... Duyuramadım... En son “Ya yetiş imdadıma ya artık ölüyorum..„ redifli dastanımda bir Türkmeneli evladı gibi çığlık attım çığlık... Yine duyuramadım... Dolayısı ile o gardaşlarıma deva olamadım... Şifa olamadım... Ve anladım ki; Yanan yüreklere kulaktan şifa vermek mümkün değil! Sanal alemde dönüp duran bir video‘yu 3-4 gündür döndürüp döndürüp seyrediyorum... Döndürdükçe göz yaşımı tutamıyorum... Uyuyamıyorum, yatamıyorum... Kim bilir belki biraz da siz uyumayın diye, Kim bilir belki de duyması gerekenler bu feryadı duysun diye, o beni uyutmayan 3-4 dakikalık görüntüyü sayfaya taşımak, sizlerle paylaşmak istedim... Bu Türkmen feryadını daha önce görmüş de olabilirsiniz. Olsun, bir daha görün... Bir daha seyredin... Maksadım sizi üzmek değil elbette... Ama bilmiyorum paylaştım işte!.. Ozan Arif 17 Ekim…

GÜCÜMÜZ BİRLİK VE BERABERLİĞİMİZDE SAKLIDIR Biliyorum bazıları şu yazdıklarımı okurken ( o da okurlarsa tabi ) “Bu işler saz çalmaya, destan yazmaya benzemez„ diyecekler ama bırakın desinler... Birileri yetim hakkı çalarken bile denmemesi gereken diyeceklerini diyorlar da, ben sadece saz çalarken mi, denmesi gerekenleri demekten çekineceğim? Askerlerimiz Yurt dışında görevde... Onlardan gelecek acısız, sızısız, hayırlı haberleri beklerken aklımdan geçenleri kaleme alayım dedim. Bilmiyorum iyi mi ettim?! Her neyse isteyen okur, istemeyen okumaz... ....... Konuya gelecek olursak; Devleti ve Orduyu yönetmek bir sanattır. Hele hele sevgi ve güven kazanarak yönetmek müthiş bir sanattır... Onun için de Milletin birlik, beraberlik içinde biribirini kucaklaması şarttır. Hele hele yönetici olanların hiç ayrım yapmadan, nifaka fırsat vermeden milletin genelini kucaklaması farzdır farz... (Bunun en güzel örneklerini Türk tarihinde bulabilirsiniz.) İşte bu sebeple olsa gerek ki; Dünyanın baş belası olan, emperyalistler, komünistler, kapitalistler yani bu sistemleri şiar edinmiş ülkeler, birlik, beraberlik, bütünlük içinde olan diğer ülkeleri,…

İNSANLARIN ÖLÜSÜYLE UĞRAŞMAK! Son günlerde bakıyorum da, ölmüş gitmiş insanların resimlerinden bile siyaset geliştirilmeye çalışanlar var!.. Meselâ en son Ecevit‘in Beyaz Sarayda Clintonla çekilmiş bir resmi üzerinden siyaset gündemi oluşturulduğuna hep beraber şahit olduk. Chp'yi ve Genel başkanını yıpratma gayesiyle, Akp Genel Başkanı ne dedi? Ecevit ile Clinton'ın o pozunu Erdoğan gündeme getirip ABD'yi eleştirirken dedi ki; "Bunların geçmişinde lider poposunu trabzana dayıyor. Bunlar karşısında el pençe divan duruyor. Artık el pençe divan duran o eski Türkiye yok!" dedi... Ama belli ki o resmi bile görmemiş... Birisi yazmış eline sıkıştırmış! Zira resme iyi bakıldığında Clinton'ın otuduğu yer merdiven trabzanı değil, bir kanpanin sırt kısmı... Yani nefret köpürtmek için yalana dolana gerek yok. Bilenler bilir... Ben Ecevit‘i hiç sevmedim... (Ecevit‘in harama el uzatmama dürüstlüğünü, haşhaş ekimi konusunda Amerika‘ya kafa tutuşunu ve Kıbrıs Çıkarmasında ki kararlılığını hariç tutacak olursak) kendini sevmediğim gibi güttüğü siyaseti de hiç sevmedim. Zira 1980 öncesi onun dönemlerinde…

İŞE GÖRE ADAM MI? ADAMA GÖRE İŞ Mİ? Bu yazımı 2-3 gün önce yazdığım “ Kendini Bilmek „ başlıklı yazının devamı olarak değerlendirebilirsiniz.. Evet... Başlık olarak koydum ama tekrar sorayım aynı soruyu! “İşe göre adam mı, yoksa adama göre iş mi?„ Bu soruya doğru cevap vermek ve o doğru cevabı hayata geçirmek, bence küçük işletmelerden, büyük şirketlere kadar hatta köylerden şehirlere, şehirlerden ülkelere kadar hayati bir durum arzetmektedir. Bu sualin doğru cevabı, siz de takdir edersiniz ki, “İşe göre adam çalıştırmaktır..„ İşe göre adam çalıştıran ülkeler çok hızlı yol kat ederken ve gelişme gösterirken, adama göre iş ayarlayanların yönetici olduğu ülkeler adeta yerinde saymakta ve o ülkeler hiç bir gelişme gösterememektedir. Bir işin en iyi yapılabilmesi için şart olan şey, o işi uzmanına bırakmaktır. Çünkü işin pratik yönlerini, nasıl yapılacağını, işle ilgili yan etkilerin, getiri ve götürülerinin neler olacağını en iyi bilen kişi elbetteki o işin uzmanı ve erbabı olan…

EY BENİM YÜCE TANRIM, EY BENİM YÜCE ALLAH‘IM!.. Şu Mübarek Cuma akşamında Sana sığınıyor, Sana yalvarıyor, Senden niyaz ediyorum! Yarab... Sana karşı olan mahcubiyetimiz bize yeter, Başkalarının önünde Türk Milletini mahcup etme! Birileri kaldırıyoruz diye bizi batırıyorlar! Aynen dün olduğu gibi, bu necip milleti yine Sen kaldır... Sen kaldır ki bizi kimseIer düşüremesin. Sen kaldır ki, tıpkı dünkü gibi yine senin kılınçlığını yapalım! Yaradanımız Sensin, Koruyanımız da Sen ol Allah‘ım... Amin... O.Arif

EVET… NETİCELER ÇOK İYİ ÇOK ÇOK ÇOK!.. Öyle dedi doktorlar… Ben haliyle onların dediklerini aktarmaya çalışıyorum. Bugün öğleden sonra uzun uzun görüştük doktorlarımla… Gerek ameliyatımı yapan Profösör ve yardımcısı olan doktorlarla, gerekse ameliyat sonrası tedavimi üstlenen onkoloji Profösörü ile teferruatlı bir şekilde istişare yaptık. Hem doktorlar kendi aralarında değerlendirme yaptılar, hem de ayrı ayrı benimle görüşerek bana bilgi verdiler. Sizleri tıbbi terimlerle bunaltmak istemiyorum. Zaten o terimlerden ben de bir şey anlamıyorum. Ama anladığım şu; Vücudum tedaviye çok güzel cevap vermiş. Lenf bezlerimde görülen ve onları huylandıran iki-üç nokta bayağı küçülmüş. Artık normal sağlıklı insanlarda bile görülebilecek boyutlara inmiş... 1,6 milimlerle ölçülür durumlara gelmiş. Velhasıl hiçte masum bir tedavi şekli olmayan, bu tedaviyi her göreni fevkalade hırpalayan "kemoterapi" tedavisine şimdilik daha gerek kalmamış. İnşallah bundan sonra da gerek kalmazmış… Elbetteki takibi elden bırakmayacaklarmış ve 3-4 ayda bir kontrol olmam şartmış. Daha sonra kontroller seyrekleşebilirmiş. Yani özet bu… Ben tabi bu…

İNSANI MUTLU EDEN ANLAR! Esasında bu yazıyı daha önce yazmam lazımdı... Çünkü bu haberi Haziran'ın sonlarına doğru almıştım. Ama rahatsızlığımın ve tedavimin telaşı içerisinde yazmakta geciktim. Nedir yazmam gereken? Efendim sizin için önemli olmayabilir ama benim için önemli, o sebeple de yazma ihtiyacı duyuyorum... Lütfen bugün böyle çok özelimi igilendiren bir yazı yazdığım için beni hoş görün!.. ................ Adı; Kutluhan! Bu ismi ona ben vermiştim. Bir Amerika turnesinde Babası yeni doğan oğluna ismini benim vermemi istemişti. Ben de “Kutluhan“ olsun demiştim. Yani Babası Orhan Bayram Ülküdaşımın dediği gibi, Kutluhan‘ın “isim babası„ benim... ...... Kutluhan büyümüş... Kocaman bir delikanlı olmuş... Ve Liseden mezun olup üniversiteye başlamak için fişek gibi hazır... Hatta şimdi çoktaaan başlamıştır bile... Şidi neden bu yazıya öyle bir başlık koyduğumu, daha doğrusu neden değişik bir mutluluk yaşadığımı anladınız mı? Aşağıda Baba-oğul Kutlıhan‘ın lise mezuniyeti sırasında çekilen resimlerini, tutmuş bana göndermişler... Ve bir de resmin yanına not düşmüş Orhan…

LÜZUMSUZ BİR AÇIKLAMA!.. Zira önceki yazdıklarımı anlamayan bunu hiç anlamaz da, onun için lüzumsuz… Anlamak istemez… Hesabına gelmez hesabına! Esasında bu bir psikolojik rahatsızlıktır. Böyle durumlarda hep söylerim; "Dünyanın en zor işi anlamak istemeyene bir şey anlatmaya kalkmaktır" diye... Akşam hemen bu yazının altında yani bir aşağıda “ KENDİNİ BİLMEK „ başlıklı bir yazı yazdım bilmem okudunuz mu? Kısa bir yazı okumadıysanız bir göz atın… Hatta altına da bir çok yazımda yaptığım gibi internette dolaşıp duran bir şema, grafik koydum. (Çünkü benim bilgisayarda grafik yapma gibi bir becerim yoktur) Pek bakmam ama bugün şu yazının altına bir bakayım dedim. Baktığımda aşağı yukarı her yazdığıma aynı tepkileri veren, partizanlığı gözlerini ve vicdanlarını kör etmiş küfürbaz tipler haricinde iki-üç yorum dikkatimi çekti… Bu yorumların sahibi ya hali hazırda Astsubay olan, ya da Astsubaylıktan emekli bir kaç arkadaşımız... Kardeşimiz... Daha yazımı okumadan, okudularsa bile gayemi, amacımı anlamadan, yazımı konu alan bir değerlendirme bile…

KENDİNİ BİLMEK! Allah için azıcık etrafınıza dikkat edin! Herkes bir şeyler aramakla meşgul. Ama dikkat edin hiç kimse kendini aramıyor! Ben neyim demiyor... Ben kimim demiyor... Yaratılmamın bir sebebi var mı, yok mu diye sormuyor kendi kendine. Kabiliyetim, yeteneğim nedir acaba?.. Veya kabiliyetlerim hayıra mı yarıyor, şerre mi yarıyor diye katiyyen sormuyor katiyen... Bana Allah‘ın bahşettiği istidatlar hangileridir, benim bunların hangisine ağırlık vermem, hangisini geliştirmek için çaba göstermem lazım acaba diye kendi kendisini arayışa asla çıkmıyor! Halbuki insanın kendini arayışa çıkması, iyi insan olmanın ilk adımlarından biridir. Peki bu adımı atmamamızın veya atamamamızın en başta gelen sebebi nedir? Ne olacak, Bence en önemli sebep kendimizi pohpohlayan, yanlışımızı bile alkışlayan daha açıkçası yalakalık yapanları bir türlü kendimizden uzak tutamamamızdır. Tutamadığımız gibi bir de onlara kıymet, paye vermemizdir paye... Bize acı da gelse hakikati, gerçeği söylemekten çekinmeyen insanlar, esasında gözümüzü, gönlümüzü açan insanlardır. Onlar bizim kendi kendimizi daha iyi tanımamıza yardımcı olan…

GÜRLEMEK BAŞKA, YAĞMAK DAHA BAŞKA!.. Benim Kerkük sevdamı, Musul sevdamı velhasılı Türkmeneli sevdamı anlatmaya bile lüzum görmem... Kendiminkini görmediğim gibi hiç bir ülkücününkini de görmem... Çünkü nerde ise her sahneye çıkışımda, her elime fırsat geçişinde Türkmeneli‘nden veya oralar gibi esir Türk diyarlarından bahsetmeden yapamadım. Yani oraları, oralardaki soydaşlarımızın dertlerini dilim döndüğünce, aklım erdiğince anlattım durdum. Ve benim ülküdaşlarım da beni dinledi, beni dinlemekle de kalmayıp, oraların acısına, ızdırabına, yasına gömüldüler adeta... Çünkü biz Başbuğ‘umuzdan öyle gördük ve öyle öğrendik. Dolayısıyla oralarla hep ilgilendik. Siyaseten bizi çekemeyenler Türkiye dışında ki Türklerle ilgilenmemizi karikatürize ettiler... Bu günün şartlarında bizi bütün Türk Topraklarını Türkiye‘ye katarak büyük bir “Turan„ adlı devlet kuracağımızı söyleyerek hayalcilikle suçladılar... Halbu ki bu günün şartlarında bizim Turan hayalimiz, bizim kimsenin görmek istemediği derdimiz, Soydaşlarımızın bulundukları coğrafya parçalarında esaretten kurtulması, özgürlüklerine kavuşması, huzur içinde yaşaması ve onlarla gönül bağı kurulmasından başka bir şey değildi... Bir nevi Ekonomik Turan'ı gerçekleştirmekti... Hala…

Hakkari/Yüksekova İlçesi'de teröristlerin hain saldırı sonucu Şehit olan askerlerimize Cenab-ı Allah'tan rahmet, yaralılarımıza acil şifalar diliyoruz.. Yüce Türk Milletimizin Başı Sağolsun!

BEN MİYİM YANİ? Birlikten, dirlikten dem vurmayın hiç, Bozanlar sizsiniz, ben miyim yani? Birliği, dirliği linç ederek linç, Çözenler sizsiniz, ben miyim yani? Ben direk söylerim sözümü direk... Bu milletin arasını gererek, Kurt‘un bile arasına girerek! Sızanlar sizsiniz, ben miyim yani? Almak için üç-beş daha çok oyu, Bırakın yeter be münafık huyu! Birliğe, dirliğe, barışa kuyu, Kazanlar sizsiniz, ben miyim yani? Birliğe dirliğe darbeler vurup, Çok rey almak için tuzaklar kurup, Çok rey alınca da sanki kudurup, Azanlar sizsiniz, ben miyim yani? Ergenekon, Balyoz planlar düzüp, Birlikte orduya kuyular kazıp!.. Fethullah Gülen‘le el ele gezip, Tozanlar sizsiniz, ben miyim yani? Niye unuttunuz çar-çabuk niye, O Fetö‘ye “hoca efendi„ diye, Pkk‘ya bile nağme, methiye, Yazanlar sizsiniz, ben miyim yani? Hemi suçlu hemi güçlüsünüz bak, Suçunuzun üzerine yatarak, Suçsuz insanlara pislik atarak, Üzenler sizsiniz, ben miyim yani? Güçler sizde diye, güçsüzleri de, Siyasetten yana uçsuzları da! Suçlunun yanın da suçsuzları da, Ezenler…

IŞIKTAN KORKANLAR, FENERİ NE YAPSIN? Bir kez daha anladım ki ortalık yalancı, müfteri, namussuz, kahpe, cahil, dolayısı ile ukala ve küstah dolu... Emek veriyorsun, bir konu ele alıyor, yazıyorsun, çiziyorsun hatta destanlaştırıyor, yani şiir yazıyorsun şiir... Ama bazı kara cahiller çıkıyor, konuyla ilgili en ufak bilgileri olmadığı halde, bazen cahillikleri sebebiyle, bazen de politik şartlanmaları sebebiyle, kendi ziftlerini size ve sizin emeğinizin üstüne sürmeye, sıçratmaya çalışıyorlar!.. En son bunu bu yazıdan bir önce yazdığım “ YAHU KONUŞMAYIN, BİRAZ UTANIN!.„ isimli destanımın altına yazılan yorumlarda gördüm. Bakıyorsun, şerefsizin biri... Ama “hem kel, hem fodul“ derler ya, işte tam öyle... Söylediklerimin haklılığı karşısında gık diyemiyor, onun için dediklerimi bırakıyor, bin-bir türlü yalan ve iftira ile bana saldırıyor... Yani düşünceye gücü yetmeyince, düşünene saldıran haza bir yobaz! Bunlar; Ya tam kara cahil... Ya da tıpkı İvan Pavlov‘un köpekleri gibi şartlanmış... Politik şartlanmışlığı her türlü değerinin üstüne zıplamış zıpırlar. Yani bilgi yok... Fikir yok...…

YAHU KONUŞMAYIN, BİRAZ UTANIN!.. Yahu konuşmayın, biraz utanın! Pot yapan sizsiniz bu millet değil! Asabını bozmayın be insanın, Put yapan sizsiniz bu millet değil!.. Evet; Barzani‘yi putlaştıran kim? Daha dün eşşekti atlaştıran kim? Şimdi de bizimle zıtlaştıran kim? Zıt yapan sizsiniz bu millet değil!.. Bağdat ile gemi alıp azıya, İkisini bir saldınız yazıya!.. Tavşana kaç deyip ama tazıya, Tut yapan sizsiniz bu millet değil!.. Yahu bu isyankâr, kimin kuşağı? Molla Mustafanın küçük uşağı!.. Bu Mesut Barzani denen yavşağı, Bit yapan sizsiniz bu millet değil!.. Siz kanat taktınız uçacak kadar, Hatta bize savaş açacak kadar! Yal yediği kaba sıçacak kadar, İt yapan sizsiniz bu millet değil!.. Bu dün enik iken besleyenler siz... Resmi davetlerle sesleyenler siz... Sırtını sağlama yaslayanlar siz!.. Zot yapan sizsiniz bu millet değil!.. Zot yapmak inatçı yapmak demekti, Size düşen bunu dinlememekti... Şimdi biçin hadi, bunu kim ekti? Ot yapan sizsiniz bu millet değil!.. Millet bu dikeni ekmeyin…

YİNE ŞERİF KARDEŞİMDEN BİR ŞİİR VAR, SUÇLUYOR BENİ! Şiiri gönderirken, bir "Ozan Olarak" benim omuzlarımda ki yükü daha da ağırlaştıran, bir de bir not eklemiş Şerif, O notta da şöyle demiş; "... Arif Ağabey; Gönlümdeki yerin tıpkı Anayasanın ilk dört maddesi gibi! Yani değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez..." Böyle demiş ama arkasından başkaları gibi olmasa da, Şerif de suçlamış beni! Gerçi böyle suçlamaya can kurban! Öyle samimi candan suçlamalar ki sizinle paylaşmadan yapamadım. 3-4 Gün evvel şiirleştirdiği duasını sizinle paylaşmıştım, şimdi de şiirleştirdiği suçlamasını sizinle paylaşmak istiyorum. Ve sizi Şerif'in suçlamasıyla baş başa bırakıyorum... O.Arif 28 Eylül 2017 Samsun. ....................... Suçlama şöyle; SUÇLUSUN ARİF AĞABEY! Gördüğün gerçeği yazmaktan geri, Kalmadın... Suçlusun Arif Ağabey! Şey(!) gibi gaflete ta baştan beri, Dalmadın... Suçlusun Arif Ağabey... Hoca oldun bize adeta hoca, Dolaştın dünyayı bir uçtan uca, Kahpelere sorsan ele avuca, Gelmedin... Suçlusun Arif Ağabey... Uyuyan herkesi uyarıp durdun, İçinden geçeni dışarı vurdun,…

MADEM KAMU DAVASI, KAMU DA BİLGİLENSİN! Tam bigisayarın başına oturdum ki, günlük gelişmelerle yani memleket meseleleriyle ilgili iki satır yazı yazayım... Klavyeyi önüme aldım daha tuşlarına dokunmadan kapının zili çaldı. Baktım kapıda postacı var, bir evrak getirdiğini söyledi... Posta kutusuna atın lütfen dedim. İmzanızı almam lazım hocam dedi... Taahhütlü olduğu için imza atmam gerekiyor tabi, bahçe kapısına vardım ve imzamı atarak evrakı aldım. Meğer evrak geçenlerde kamu davası diye basına verilen, ve hakkımda hapis istenen davanın tebligatı imiş... Okudum... Bugün için aklımdan geçenleri yazmaktan vaz geçtim... Benim kaderim zaten! Hani derler ya “ Şeytan taşlamaktan, namaz kılmaya vakit bulamıyorum „ diye... Hakikaten benim durumum da tam öyle işte... Yani bugün memleket meselelerini yazma yerine onu erteleyip, bu kamu davasının iddianame‘sini tekrar sizinle paylaşmak istedim. Neden? Neden olacak şundan efendim; Madem buna kamu davası diyorlar, o zaman kamununda haberdar olmasında bu iddianameyi okumasında yarar var diye düşündüm. En azından kamuya karşı…

DENECEĞİ ZAMANINDA DEMİŞİZ!.. Demişiz ama duyan kim? Ve dönüp dolaşıp aynı noktaya gelmişiz!.. Türkmeneli yine kan ağlıyor... Türkmen yine imdat diyor imdat... Biz halâ dünyanın aç gözlü köpeklerini keyfetmeye çalışıyoruz!.. Haksız olan güçlüler zalim, Haklı olan güçsüzler çaresiz. Zayıf olan adalet istiyor adalet... Ama güçlü olanların umrunda değil. Herhalde bu kahpe dünyanın kanunu böyle! Uzatmaya gerek yok, Yukarıda dediğimiz gibi; Deneceği zamanında demişiz! Başka ne diyelim ki? Ozan Arif

EĞİTİMDE NELER OLUYOR? İnanın aklım fikrim ermiyor... Aklım fikrim ermiyor ama bazı siyasi çıkar dolaplarının döndüğünden eminim! TEOG-Meog derken bu gün baktım haberlerde ünüversitelere giriş sistemi veya şekli de değişiyormuş... Değişsin... Ben mevcut sistemlerin savunucusu değilim. On beş yıldır Milli Eğitim‘le, Yüksek Öğretim‘le çelik-çomak oynar gibi oynayanların kendisine güvenmedim ki, onların getirdiği sisteme güveneyim. Onun için değişsin.... Değişsin ama değişikliği yapan yine aynı kafalar, Bir Ehil şura, meşferet kafası yok... Ya ne var? Ne olacak keyfiyet var, siyasi hesap var, arka bahçelerinde başarı sağlayamayanları, çalışarak birikimlerini ispatlayan çocukların önüne geçirme gayreti var!.. Yani daha getirilmeden ben bu kafaların getireceği sistemin de doğru bir sistem olacağına güvenmiyorum. Haklı mıyım, haksız mıyım çok geçmez görürsünüz! İnşallah yanılırım! Bakın Beyler; Bunu ben demiyorum, Hazreti Ali(r.a) diyor... Diyor ki; “ En acınacak durumda olan kimseler, Bir cahilin buyruğu altına girmiş bilgin, bir cimrinin idaresi altında yaşayan cömert ve bir düşük ve ahlaksızla yaşamaya mecbur…