Üye Girişi

Üye Girişi

Sevmeyi denedin mi hiç? Geleceğin büyük ve müreffeh Türkiye'si için! Sevdirmeyi denedin mi?

DONALD JOHN TRUMP’IN AĞZI!.. Şimdi biliyorum bazıları Allah’ın yarattığına kulp takma gibi yanaşım gösterecek! Ben Allah’ın yarattığına kulp takmıyor, Allah’ın yarattığı ağızı ruhundaki çirkinlikle şekilden şekile sokarak bütün dünyaya huzursuzluk veren bir psikopatı işaret etmek istiyorum! Televizyonda şu Trump denilen Amerika Başkanını seyrederken şunu düşündüm! ...... Bu zamana kadar gerek canlı gerek cansız ses çıkaran çok varlık duydum hatta seyrettim. Cansız derken müzik aletlerinden tutun, araba kornalarına, motor seslerinden tutun fabrika gürültülerine kadar hangisini sayayım bilmem ki? Say say bitmez, bir sürü. Canlılara gelince onlar da kıyamet gibi. Eşşek anırmasından tutun bülbül sesine, cırcır böceğinden at kişnemesine, kurt ulumasından it havlamasına, domuz öğürmesinden öküz böğürmesine, horoz ötmesinden yılan tıslamasına, aslan kükremesinden çakal çemkirmesine varıncaya kadar neler dinledim, neler gördüm neler… Hatta insanlara dönecek olursak, şarkı türkü çağırandan tutun, konuşurken bile bağırana kadar, ağız dillenmesinden makat yellenmesine, nara atandan nutuk atanlara kadar hem duydum, hem de bu gözlerimle gördüm. Kimisini nefretle,…

BİR TEŞEKKÜRNAME!.. İhanetlerini yüzlerine çarptığım için makam odalarından gıyabımızda bize küfür edenler olsada, vefalarından dolayı, yüreklerinin tercümanı olduğumu söyleyerek ta uzaklardan ziyaretimize gelenler, gelip bize teşekkürlerini bildirenler de var şükür! Hem de onlardan çok çok fazla. Malumunuz Samsundayım. Evim Samsunda ve Samsunda tedavi görüyorum. Tedavim devam etmekle beraber iyiyim… Size bu satırları yazacak kadar moralim yerinde. Uzaklarda gönlü bizimle olanların duaları, yakınlarada olup ziyaretimizde bulunan gönüldaşlarımızın hem kendileri hem duaları bizi yalnız bırakmıyor. Nasıl kötü olabilirim ki? Hele iki pazardır uzaklarda olsalar da, uzakları yakın ederek gelen ülküdaşlarım bana dünyaları bahşettiler… Geçen pazar ta Mersin-Tarsus’tan geliş-dönüş nerdeyse 2000 km. kat ederek gurup halinde Samsun’a yanıma gelen 18-20 kişilik ülkü sevdalıları, bu pazar ise Fatsadan kalkıp yine gurup halinde ziyaretime gelen gönüldaşlarım bana ilaç gibi geldiler ilaç… Gücüme güç kattılar, sağ olsunlar. Fatsa’dan gelenlere geç kaldım sayılmaz ama geçen pazar Mersin-Tarsus’tan gelen ülküdaşlarıma teşekkür etmekte geç kaldığımın farkındayım. Hani derler ya;…

SİYASET DIŞKISI!.. Tabi ki o binada ülkücü eksik değil! Her ne kadar mühür, daha doğrusu hükümranlık ülküsüz, çıkarını her şeyin önünde tutanlarda olsa da, ülkücüler o binada susarak da olsa varlıklarını sürdürüyorlar! Suskunluklarını gayet normal karşılıyorum! Zira eşşeklerin anırdığı yerde bülbüller susar. Bu arkadaşlarımızın zaman zaman bazıları beni arayıp yazdıklarımdan dolayı bana teşekkür ettiği olur! Hatta, bildikleri, duydukları kadarıyla orada olup bitenlerden beni haberdar ederler. İşte o arkadaşlarımızın sayesinde, o binada benim aleyhimde bulunarak, aleyhten de öte, bana küfür ederek birinin gözüne girmeyi hedefleyenlerin dahi bu sayfayı takip ettiklerini, arabalarında bile hala benim kasetlerimi dinlediklerini söyleyip dururlar bana… ….. Mesela şu son “ Ya şapkası düşerse!..” başlıklı bir yazı yazdım ya, vay efendim at kaçmış torba düşmüş!.. Bu yazı baştakinden hariç, birilerine de öyle bir batmış, öyle bir batmış ki, bize sövüp sayanlardan geçilmiyormuş! Sübyan koğuşu mezunlarını hesaba katmıyorum! Bu küfür edenlerin içinde 12 eylülün o sıkıntılı günlerinde Ankara’da Başbuğun…

YAHU BU KADAR KEPAZELİK OLUR MU? CKMP geçmişini işe katmazsak “ 9 Şubat 1969” da kurulmuş MHP’nin, yani nerde ise yarım asırlık bir partinin başında olacaksın ve türkiyenin en büyük şehirlerinde seçime girmeyeceğini ilan edeceksin. Yahu olur olur da bu kadar kepazelik olur mu? Oluyor işte! İnanın, inanamadım… Çünkü inanılacak gibi değil! Beyefendi(!) bugün gazetecilerle yemek yerken yumurtlamış bunları! Yumurtladığı yumurtalara bakar mısınız. Diyor ki; "MHP İstanbul'da bir aday çıkartarak kendi kendini kandırarak Türk siyasetinde varlığını devam ettiremez. Çünkü aday çıkardığınız vakit kazanabilecek oran bizim için geçerli.„ Çok merak ediyorum aday çıkartarak varlığını devam ettiremeyen bir parti, aday çıkarmayarak mı varlığını devam ettirecek? Yani diyorki kazanamayacağım yerde seçime girmiyorum diyor. Ben de diyorum ki madem İstanbul gibi, Ankara, İzmir gibi şehirlerde seçime girmeyeceksin o zaman neden varsın. O partinin banisi yani kurucusu olan Başbuğ Alpaslan Türkeş bu işi senin kadar bimiyor muydu da, imkansızlıklar içinde her seçime giriyor, her seçimde…

DİNLE GARDAŞLIK!.. Madem sordun, söyliyeyim sen de bil, Her gelen hep bunu sordu Gardaşlık, Benim yüreğimi düşmanlar değil, Dostum sandıklarım yardı Gardaşlık! Sırtımda bir yere çıkan adiler, Çıkar çıkmaz bana hain dediler, Beni hep sırtımdan hançerlediler, Feryadım ayyuka vardı Gardaşlık! Ben yine de bittim demedim bittim… Nerde kahpe varsa üstüne gittim. Bir ara kendimi yalnız hissettim, Her yanımı kahpe sardı Gardaşlık! Hele biri var ki, ne işler açtı, Bütün emeğimi savurdu saçtı, Binbir fırıldakla başıma geçti, Kara bulut gibi durdu Gardaşlık! Durmakla kalmadı, tepki yok baktı, Sade beni değil bir nesli yaktı, Tek başına kahpe kalemi yıktı, Ordu yıkamazdı ordu Gardaşlık! Kale kapısının gücü yetmedi, Kahpe içerdendi kilit tutmadı, Kurtların da hiç gözüne batmadı, Tuzağı içerden kurdu Gardaşlık! Halbuki herkese anlattım tek tek, Anlatsam da kimse inanmadı pek, Kurtların içinde kurt görünerek, Kurtları zincire vurdu Gardaşlık! Kimse görmese de ben onu gördüm, Tek başıma suratına tükürdüm!… Ağzımdan, burnumdan alev püskürdüm!…

CILKI ÇIKMIŞ İTTİFAKLAR!.. Ben ne zaman çirkin, cılkı çıkmış ittifaklardan bahsetsem, hemen Başbuğ’umuzun 1991 seçimlerinde Refah Partisi Ve Millet Partisiyle yaptığı ittifakı getirip önüme koyuyorlar. Bu tereciye tere satmaktan başka bir şey değil. Neden derseniz; Ben o ittifakın milletvekili adaylarından biriydim. Seçime beş gün kala yollarımdaki engelleri kaldırarak Başbuğum çağırmış ve onun emriyle vatana dönüp Samsundan o ittifakın 2. sıra adayı yapılmıştım. Beş günlük gayretin sonucunda aldığımız oy genel barajı aşsa da, o zamanki seçim sisteminde bulunan şehir barajını aşmaya yetmediği için seçilememiştik. Yani kısacası ben o ittifakı iyi biliyorum. Hatta İstanbula indiğimde o mahşeri kalabalık beni alıp Taksim meydanına götürmüş orada bir konuşma yaptıktan sonra da Refah’ın ismiyle seçime girildiği için; Refahlıların ricası üzerine Taksim meydanına yakın bir noktada bulunan Refah partisinin il binasına çıkartıldım. O zaman Refah partisinin istanbul il başkanı, şimdi ki Akp’nin genel başkanı olan Recep Tayyip Erdoğandı. Yanlış hatırlamıyorsam kendisi parti binasından çıkarken yakama uzanıp…

YENİ EĞİTİM VE ÖĞRETİM YILI BAŞLARKEN!.. Yeni eğitim ve öğretim yılı yarın başlıyor. Okulların tekrar açılıp, sınıfların tekrar can çiçekleriyle dolduğu,okullarda kuş cıvıltıları gibi yavrularımızın seslerinin yükseleceği böyle bir iklime girerken aklımdan geçenleri sizlerle paylaşmak istiyorum. Öğretmenlik hevesi (12 Eylül darbesi yüzünden) kursağında kalmış bir eski öğretmen olarak velilere yani analara, babalara iki çift söz söylemeye kalkışmamı inşallah bazıları ukalalık olarak algılamaz! ..... Önce sabır diyerek başlamak istiyorum. Çünkü sabretmek, sabırla uğraşmak en zor işlerin bile çözüm anahtarıdır. İnsanoğlu, herşey hemen olup bitsin, hemen sonuçlansın ister. Oysa ki, Allah bazı nimetleri yalnızca sabretmenin ardına saklamıştır. Konuya dönecek olursak; Çocukların üzerinde şu üç unsurun etkisi çok büyüktür! Nedir bunlar? 1- Ailenin etkisi 2- Okulun etkisi 3- Çevrenin etkisi Ben bu ders yılının başında, yani çocuklarımızın yeni bir eğitim ve öğretim iklimine girerken, ailenin etkisi üzerinde durmak istiyorum. Şunu baştan söylemeliyim ki, çocuklarına ders çalışma sorumluluğunu vermeyen, onlara kıyamayıp okul başlangıcından itibaren…

SUS!.. Yahu yeter yeter kafamız şişti, Bi sus be arkadaş, ne olur bi sus… Eben doğurturken çenen mi düştü, Bi sus be arkadaş, ne olur bi sus… Dolu olan boş bir çuvaldan bıkar, Akl-ı selim olan mavaldan bıkar, Koyun bile bazen kavaldan bıkar, Bi sus be arkadaş, ne olur bi sus… Devamlı al giyen aldan usanır, Köpek bile aynı yaldan usanır, Her öğün bal yiyen baldan usanır, Bi sus be arkadaş, ne olur bi sus… Gerçi lafa gümrük yok derler ama, Bu kadar bıkkınlık verme adama, Rica ediyorum yanlış anlama, Bi sus be arkadaş, ne olur bi sus… Kimseyi beğenmez “benim baş” dersin, Muhallebi versek içi taş dersin, Cehenneme girsen odun yaş dersin, Bi sus be arkadaş, ne olur bi sus… Sus ki şu memleket bir huzur bulsun, Kalplere kardeşlik duygusu dolsun, İktidar, saltanat hep senin olsun, Bi sus be arkadaş, ne olur bi sus… Elliyi severken, elliyi yerme! Senden…

GÜLE GÜLE VEHBİ!.. Kara haber tez duyulur derler hep… Zaman, şartlar, veya kendi sıkıntılarımız hatta kendi canımızın derdine düşmemiz kara haberleri bile geç duyar hale getirdi bizi… Baksanıza benim güzel hemşehrim, benim yiğit kardeşim, değerli gönüldaşım, daha açıkcası ülküdaşım… Ülküdaşım… Alucra’nın Vehbi Usta’sı çekip gitmiş de onu bile geç duymuşum geç… Vehbi Usta ki; 1972 doğumlu, bize göre daha hayatının baharında olan bir hemşehrimdi. Ama bak o gitti biz şimdilik duruyoruz. İşte “Dünya fani, ölüm ani…” denmesinin sebebi bu olsa gerek… Vatan içinde vatan dediğim Alucra’mın Yeşilyurt köyündendi. Elektronikçi bir kasaba esnafıydı… 15 senedir üç hilalin sayesinde sefa sürenlerin değil ama Başbuğumuzun bir hatırası olarak telakki ettiği için o üç hilalin gölgesinde üç hilalin bekçiliğini yapıyordu Alucrada… Yani 15 yıldır MHP’nin Alucra ilçe başkanıydı o… Anlattıklarına göre dümdüz yolda bir kaza onun bizden kopmasına sebep olmuş. Zaten böyledir! Dümdüz yolda hayat sürenler, giderken de dümdüz yolda giderler. Buna tesadüf diyemeyiz,…

“BEN ON İKİ EYLÜL’ÜN NESİNİ SEVECEĞİM?..” Bu benim bir destanımın adı. Ta 1987 de yazmışım ben bu destanı… Bu gün bol keseden darbe karşıtlığı yapanlar o yıllarda neredeydiler acaba? Demokrasi havvariliği yapan solcularımız, sosyal demokratlarımız, fırtına geçtikten sonra bol bol 12 Eylül filmi çevirerek kendilerini kahraman gösteren artistler, o günlerde 12 Eylül’e karşı hangi tepkiyi ortaya koydular acaba? Gösterselerde görsek… Ben bunları sahne sahne, meydan meydan bangır bangır bağırırken, bugün, o zamanki gibi herkes tatlı uykudayken gecenin üçünde yapılan darbeleri değil, millet akşam sokaklarda veya çay bahçelerinde çay yudumlarken yapılan ayaklanmaları durdurup, ondan sonra da selalarla darbe durdurduklarını söyleyen tatlı su müslümanları, siz nerdeydiniz siz? Hani şu siyasi şov yapmak için dantelli masa örtüleriyle kefen giymiş pozuna girenler, gerçek kefenleri giyerek "Kanımız aksa da zafer islamın" diyerek, “Yaşasın Türk-İslam davası, yaşasın Türk Milliyetçiliği” diye kükreyerek, Ülkücüler başını yağlı urganlara geçirirken, siz daha babanızın apış arasındaki torbada bile değildiniz… Ama bi…

SİYASET VE YALAKALIK! 1985 veya 86’nın başlarıydı. Benim vatanıma gelemediğim yıllardı. Başbuğumuz 12 Eylül’cü Mahkemelerin verdiği keyfi kararlarla 4 sene 7 ay içerde tutulmuş sora hürriyetine kavuşarak, Almanya’ya gelmişti. Onu hanemde misafir etme şerefine eriştiğim bir akşam, bana son çalışmalarımı sordu. Kendisine kültür ve sanat faliyetlerimizden bahsettikten sonra henüz piyasaya çıkmayan bir de son bir kaset çalışmam olduğunu söyledim. “Elinde örneği var mı?” diye sordu. Var efendim dedim. “Hadi getir de ilk dinleyen ben olayım” dedi… Henüz son düzeltmeleri yapılmamış "demo" dediğimiz kaseti teype koydum dinlemeye başladı. O kadar dikkatli dinliyordu ki, arada bir şey soracak olsam bana parmağını dudağına götürerek sus işareti bile yaptığı oldu. Bazen pür dikkat kesilerek, bazen tebessüm ederek, bir taraftan da çayını yudumlayarak 40-45 dakikalık kasetin iki yüzünü de dinledi. Ve bana döndü; “ Arif evladım siyasete çok çatıyorsun” dedi… Ben içimden “ Eyvah Başbuğ’umu üzdüm herhalde” diye düşündüm. Çünkü netice de kendisi de siyasetle…

DURUM BU! Bırakın değerlerimizi, ilkelerimizi, erdemlerimizi, her şeyimizi unuttuk her şeyimizi… Bir kubbeyi ayakta tutan direkler gibi, bizi biz yapan dört direğimiz vardı onları unuttuk! Saygıyı unuttuk, sevgiyi unuttuk, güvenimizi zaten kaybettik, vefayı unuttuk vefayı… Daha doğrusu unutturdular! 12 Eylülde topların tankların yapamadığını yaptılar bize… Zindanların, zincirlerin, prangaların hatta idam sehpalarının yapamadıklarını yaptılar… Bize bizi unutturdular, özümüzü unutturdular, sözümüzü unutturdular, davamızı unutturdular bize davamızı… Peki kim bu kahpeler? Peki kim yaptı bu işi? Kim yapacak; Başbuğ’umuzun Hakka yürüyüşünün ardından, bulanan suda balık avlayanlar yaptı bu işi… Gönüllerini ülkücü harekete verenler değil, tam aksine hareketin düşmanı olan odakların emrine girenler yaptı bu işi… Sağlığında bile Türkeş düşmanlığını ideoloji edinenler ve onun gidişini fırsat bilenler yaptı bu işi… Onun kayıt ettiği yürekleri bir gecede silenler yaptı bu işi… Biz de müsaitmişiz demek ki! Hiç kusura bakmayın ama biraz da biz yaptık bu işi biz!.. Ülkücünün ve Ülkücü hareketin genleriyle oynadılar sesimiz çıkmadı,…

BUNLAR ÇAPSIZ!.. Kemoterapinin etkisi altında, yüreğimin yangınıyla “30 Ağustos” gecesi yazdığım bir destanı sizlere sunarken, bir kaç cümlelik sunuş yazmak geçti aklımdan… Ama vaz geçtim. Vaz geçmemin sebebi bir kaç zaman önce televizyonda dönüp duran bir reklam vardı, hani o şelalenin önünde durup kendine has edasıyla bir adam diyordu ya; “ Görüyorsunuz anlatmaya gerek yok… Konuşmuyorum anlatmaya hiç gerek yok…” diye devam ediyordu… Bilmiyorum hatırladınız mı? Şimdi o hesap benim de konuşmama hiç gerek yok… Çünkü her şey meydanda!.. Çünkü sizler de görüyorsunuz!.. Hala görmeyenler varsa o zaman aşağıya eklediğim “ Bunlar Çapsız” adlı şu destanımı okusunlar… Kim bilir belki o zaman görürler! ………….. BUNLAR ÇAPSIZ!.. Ülküdaşım inat etmeyin inat, Bunlar çapsız, siz bunlardan vaz geçin, İnattan dönmek de büyük bir sanat, Bunlar çapsız, siz bunlardan vaz geçin… Yaptıkları yanlışların ardı yok, İçlerinde yiğidi yok merdi yok, Hiç birinde ülkücülük derdi yok, Bunlar çapsız, siz bunlardan vaz geçin… Ülkü derdi…

ANLAMAZLAR BİLİYORUM, AMA OLSUN!.. İyiyiz, hasız, büyük milletiz, dünyada bir eşimiz daha yok tamam da, ama şöyle de bir kötü huyumuz var kabul edelim. Şimdi neymiş bu kötü huy diyeceksiniz. Arzedeyim efendim. Sosyal hayatımızın her sahasında, bilhassa yöneticilik de, idarecilik de, askerlik de hatta liderlik de biri çıkıp, ondan hiç beklenmeyen bir başarıya imza atınca onu hemen alır gök yüzüne çıkarırız… Ona insan üstü vasıflar yakıştırır, hatta bazı sapıklar gibi onu Cenab-ı Allah’ın vasıflarıyla süslemeye kalkarız… Halbuki bu tiplerin başarıları biraz incelense, başarılarının işin inceliğini veya işin vahametini bilmesinden değil, tam aksine işin inceliğini ve mesuliyetini iyi idrak edememesinin verdiği cahil cesaretinden kaynaklandığını görürüz… İşte bu gerçeği göremeden bu tiplere geniş yetki veren milletler, bu yetkiyi vermenin bedelini çok acı öderler! Daha önce de bir yazımda belirtmiştim sanıyorum. Böyle birdenbire tesadüflerin yardımıyla meşhur olmuş veya kahraman yapılmış insanlar, sonradan gerçekten kendilerinde üstün meziyetler olduğunu sanarak bir milleti felakete götürürler. Bunlar…

30 Ağustos Zafer Bayramımız Kutlu Olsun...

"BAYBURT’LUNUN YASDUĞUNDA BOH MU VAR?" Evet biliyorum yine kullandığım kelimeleri bahane ederek, tenkit edenler hatta saldıranlar olcak… Ama onlar esas gayelerinin o kelimelerden ziyade partizanlık olduğunu saklayacak kadar korkaklar… Onun için umrumda değil. Bu destan 10 Ağustos 2018 tarihinde Bayburt’ta (Bayburt’un gerçekleriyle hiç alakası olmayan) Bayburtluya irat edilen bir nutku(!) televiyon başında dinlerken, söylenmiştir. Bayburtlunun yastık altından medet bekleyenler için söylenmiştir. Kaba bulursanız suç Bayburt’un değil, suç tamamen benimdir. Bir hatam veya zerre kadar yalanım var ise Bayburtlulardan, ama paylaşmakta geciktiğim için de sizlerden özür diliyorum. Düşündüm de "fincancı katırları"nı ürkütecek diye yazılmış bir destanı saklamanın alemi yok. Biliyorum! Bayburt şivesiyle yazılmış bu destanı bazılarınız anlamakta zorlanacaktır. Onlara tavsiyem anlamadıkları kelimeleri bir Bayburt’luya sorsunlar. Ama hakiki Bayburt’luya sorsunlar! Göğsünde bir parti rozeti taşıyan değil, gönlünde Bayburt sevdasını taşıyan bir Bayburtlu’ya sorsunlar. Ancak onlar Ozan Arif’in bu destanını size anlatabilir, açıklayabilirler. Bayburt’un dağına taşına, uçan kuşuna, hepsinden de öte Dedem Korkut…

VAY EFENDİM DIŞ GÜÇLER(!) Maziden günümüze kadar ulaşmış olan aşağıya eklediğim otuz küsür saniyelik görüntüyü izlerken şu geldi aklıma; Kulak sadece ellerin söylediğini dinlemek için değil, kulak insanın kendi söylediğini de duyması, dinlemesi içindir. Dün kendi söylediğini unutanlar, bugün beni dinlemeye, bugün benim söylediklerime katlanmaya mecburlar... .......... VAY EFENDİM DIŞ GÜÇLER(!) Her türlü hatayı, yanlışı yap yap, Ondan sonra “vay efendim, dış güçler!” Çarşıya uymazsa evdeki hesap, Ondan sonra “vay efendim, dış güçler!” Dış güçler de hırlı değil elbette, Ama önce kendine bak sen gitte, Gözleriniz malda, mülkte, servette, Ondan sonra “vay efendim, dış güçler!” Liyakati almayarak hiç kâle, Akrabaya, tanıdığa ihale!.. Cenabı-Hak koyunca da bu hale, Ondan sonra “vay efendim, dış güçler!” Fırsat deyip dört tarafa dal götür, Kitabına uydur uydur mal götür, Yol yaparken, yolsuzluk yap, çal götür, Ondan sonra “vay efendim, dış güçler!” Etrafınız hep yiyici tip dolu, Altlarında dört çekerli jip dolu, Hepisinde cukka sağlam cep…

Bin yetmişbir Malazgirt`ten bir gedik, Açıp girdik, bu toprağa yurt dedik. Bedel ise, bedelini ödedik! Bu memleket bizim, bu vatan bizim.

İSLAM OLMANIN BAYRAMLARI, İNSAN OLMANIN BAYRAMLARI… Hep söylerim, nedense bu tür yazılar çoklarının ilgisini çekmez. Bir insana ilgi duymadığı konuyu anlatmanın, havanda su dövmekten farksız olduğunu biliyorum. Bu gerçeği bile bile, bir mübarek bayramı yolcu ederken şu düşüncelerimi paylaşmadan yapamadım. İlgi duyan okur, ilgi duymayan okumaz… ......... Ben din alimi değilim… Niyetim ne ulemalık taslamak ne de ukalalık yapmak. Niyetim sadece yukarıda dediğim gibi düşüncelerimi sizinle paylaşmak. Farketmekteki gecikmemi cehaletime verin, son senelerde farkettiğim bir tesbitim şu; “İnsan olmadan, İslam olunamaz…” Ama maalesef şöyle etrafa bir bakın, insan bile olamadan islamlık taslayandan geçilmiyor. Bayram boyu kurban pazarlarında, siyaset sahnelerinde, memleket plajlarında daha bir çok ortamlarda yapılan televizyon haberlerini dinledikçe hep şunu düşündüm. İnsan olmanın bayramlarını idrak edemeyenler, islam olmanın bayramlarını da idrak edemiyor vesselam… Diyeceksiniz ki “İnsan olmanın bayramları ne?” Efendim bence insan olmanın bayramları şunlar; 1- İnsan olmanın ilk bayramı doğumdur. Şu fani dünyaya insanı insan yapan özelliklerle bezenmiş…