Üye Girişi

Üye Girişi

BEN KONUŞUNCA BEYLERİN ZORUNA GİDİYOR!.. Evet evet aynen dediğim gibi! “ Beyler sizin Türk'le ve Türklük'le bir derdiniz var…” dediğimde efendilerin zoruna gidiyor… Yahu ben bunu keyfimden demiyorum ki! İşte buyurun, şu habere bir göz atın; Hepiniz biliyorsunuz ki, Geçen yıl kasım ayında Önce Çin Zulmünden Tayland'a kaçmış, Tayland'da yakalanıp ceza evine atılmış, oradaki cezaevinden de kaçmayı başaran bu soydaşlarımız yani Uygur Türkleri, Malezya'da göçmenlik yasalarını ihlalden yargılandılar ve serbest kalmalarının ardından “Kuala Lumpur”dan hareketle Türkiye’ye gelmișlerdi. Yani işgalci Çin’in baskılarına boyun eğmeyen Malezya hükümeti Doğu Türkistanlı Uygur Türklerini Türkiye’ye göndermişti. Bir buçuk ay önce de yine aynı guruptan aileleri Türkiye’de olan 11 Uygur Türkü’nün daha Malezya’da ki mahkemelerinin bitmesi ardından Türkiye'ye Atatürk havaalanına geldiği ama hava alanından içeriye alınmayıp havaalanında beklediğini bu tedirgin bekleyişin hala sürdüğünü biliyoruz. Ha ayrıca şunu da biliyoruz tabii!.. Geçen Kurban bayramında Doğu Türkistanlılar ile bir araya gelen İçişleri bakanı Süleyman Soylu’nun, bütün Doğu Türkistanlılar…

“Kıbrıs Kıbrıs derler bir nazlı yardır Şu garip gönlümde sevdası vardır”

DİYANETİN BAŞKANI MI? HIYANETİN BAŞKANI MI? Adı: Ali Erbaş Ünvanı: Prof.muşşş!.. İşi: Diyanet İşleri Başkanı Diyanet işleri başkanı diyorum ama kesin emin değilim! Sebebine gelince; Diyanet işleri başkanı mı? Yoksa hıyanet işleri başkanı mı? Şüphedeyim! Hatta soyadı Erbaş mı veya “Şerbaş”mı ondan da kuşkuluyum! Ben bunun adam olmadığını ta Tayyip Erdoğan tarafından o göreve atanınca anlamıştım. Görevi teslim alış konuşmasında ne mal olduğunu ortaya koymuştu bu Bay Prof! O nedenle son dangalaklığına pek şaşırmadım. Bu zevatın şamyeli bir yerde patlayacaktı ve patladı… Göreve başlarken kullandığı ve beni son derece rahatsız eden o cümlesini hiç unutmadım, o cümleyi yazmadan önce bir hususta kanaatimi belirtmek isterim! …. Ben Şehitlerimizin kategorize edilmesinden, ayrışıma tabi tutulmasından son derece rahatsızım. Gerçi geçirmekte olduğum hastalık dolayısıyla son zamanlarda biraz aksattım ama nerde ise her Cuma hem Anamın-Babamın, hem ilkokul öğretmenimin mezarlarını hem de şehitlerimizin mezarlarını ziyaret için Samsun Kıranköy Mezarlığına giderim. Demem o ki; Samsun “Kıranköy…

BİZDE VEFA BU DEĞİLDİ! Ben hep ülküdaşlarımla yaptığım sohbetlerde, Ülkücü hareketi dört sütun üzerinde yükselen bir kaleye benzetirim… Bana göre bu sütunlar şunlardır. 1- Saygı 2- Sevgi 3- Güven 4- Vefa Diyarbakır Sur ilçesindeki dört ayaklı minarenin bir ayağı eksik olsa yıkılır mı? Ben mühendis değilim ama, bana göre kesin yıkılır… Lakin, bırakın bir ayağını dört ayağı birden yerle yeksan edilmiş, yıkılmış olan bir ülkücü hareketin nasıl hala ayakta durduğuna şaşıyorum… Hem şaşıyor hem de mensubu olduğum bu mübarek hareketi ayakta tutan ama gözle görülmeyen mübarek güçler olduğuna inanıyorum! Sıkılmayacağınızı bilsem ben bu Ülkücü hareketi ayakta tutan dört sütunun ayrı ayrı tahlilini yapmak isterdim. Ancak biliyorum ki sıkılırsınız veya sıkılanlarınız olur. O sebeple ben bu yazımda sadece dördüncü sütunun yani "vefa"nın üzerinde kısaca durmak istiyorum. Azıcık insanlıktan nasibini almış olan herkeste olan özelliktir! Bize bir bardak su verene bile teşekkür etmek ihtiyacı duyarız. Mukabelede bulunmak isteriz. Bugün sahibi olduğumuz mânevî…

CAV CAV ETMEYİN!.. Bu benim bir destanımın adı artık. Biliyorum böyle bir destanı neden yazdığımı merak edenleriniz olacaktır. Okuyunca anlarsınız ama yine de söyliyeyim! Televizyonun karşısına geçiyorum, dolayısıyla televizyon ekranında da olsa siyasiler de benim karşıma geçmiş oluyorlar… Haberlere bakıyorum… Siyasileri izliyorum… Onları dinliyorum zaman zaman… Hiç biri benim yoğurdum ekşi veya benim eşeğim kancık demiyor. Hep onlar haklı, hep onlar hatadan münezzeh… Hepsi mi böyle? Evet evet hepsi böyle, biri birlerinden hiç farkları yok, hepsi aynı! Hep hatalı olanlar onlardan olmayanlar… Hep hatalı olanlar onları tasdiklemeyen, onlara alkış tutmayanlar… Yani anlayacağınız içi boş siyasi ahkam kesmelerden artık gına geldik gına… İşte bu destan da televizyon başında bu gına gelmelerin bir meyvesi! .... Hem 16-17 senedir bir ülkeyi idare edeceksiniz, hem de ekonomik kriz var diye dilinizle ikrar edeceksiniz… Hem de halkı aptal yerine koyarak aynı konuşma içinde kriz-mıriz yok diye tekrar kendi ikrarınızı yine kendiniz inkar edeceksiniz… Sonra tekrar…

HER DEVİRDE AYNI SANCI!.. Bakın zamanında ne demiş Develi’li Aşık Seyrani… Demiş ki; …. Eyvah fukaranın beli büküldü, Medet ticaretin gücüne kaldık. Eyiler alemden göçtü çekildi, Bizler zamanenin piçine kaldık. Rüşvet ile yarar hakim hücceti, Hüccet ile alır kadı rüşveti, Halk bilmiyor dini şer'i sünneti, Bozuldu sikkenin tuncuna kaldık. Sene bin iki yüz altmış beş tamam, Okunur ezanlar boş bekler imam, Seyrani bu nutkun sonu vesselam, İnanın dünyanın ucuna kaldık …. Ha yeri gelmişken şunu söyliyeyim! Seyrani Baba benim gerek şiirlerinde, gerek yaşadığı hayatında, gerekse kişiliğinde kendimi bulduğum, ayrı devirlerde yaşamamamız sebebiyle görmediğim, görmeden hayranı olduğum, gözünü budaktan, sözünü dudaktan esirgemeyen bir deli yürek… .... Ama konumuz Seyrani değil! Konumuz Seyrani’nin dediğinden hareketle kendi zaman dilimimize bir bakış… Yani “ne diyorsun Ozan” diyeceksiniz değil mi? Demem o ki; Her devirde ozanları böyle feveran ettiren olaylar eksik olmuyor demekki!.. Şimdi ben de bakıyorumda yöneticilerimiz millete, kamu vicdanına karşı olan suçlara işlerine…

SİZ BUSUNUZ!.. Bunlar da benim köpeklerim! Yani şu aşağıdaki fotoğrafta, benim yanımda duranları söylüyorum. Kısaca özelliklerinden bahsedeyim. Benim düşmanlarımı benden iyi tanırlar… Ne kadar güler yüzlü olurlarsa olsunlar kötü niyetlileri gözlerinden farkederler. Isırmaya kararlılarsa asla ses çıkarmazlar. Benim kapımı bırakıp elin kapılarına yanaşmalık yapmazlar, elin koyunu gütmeyi zaten bilmezler… Çünkü benim köpeklerim kurt köpeğidir. Önüne gelen çobana kuyruk sallamayı bilmezler. Sadıktırlar… Sadakatlerini ne yağlı kemik vererek, ne de onlara bağırarak veya azarlayıp, döverek sağladım… Hatta onları, size süslü tasmalar alacağım diye kandırarak da sağlamadım… Ben onların sadakatlerini onları severek sağladım. Yani benim köpeklerim, çıkarları için değil beni sevdikleri için, bana sadık oldukları için benim yanımdalar… Ha klavye kullanmasını, klavye başından köpeklik yapmasını bilmezler! Yapacaklarsa köpekliklerini harbi yaparlar! Bana bırak laf söylemeyi şöyle yan gözle bakanın bile iflahını sökerler… Daha çok özellikleri var da, tek tek saymama gerek yoktur… Peki tamam da Ozan Arif, şimdi durup dururken bu kadarını neden saydın…

ŞU ŞEREF İDRAKİNE BAKAR MISINIZ?! Hani hep söyleriz ya, “Ülkücülük şereftir, şereften taviz olmaz” diye… El-hak doğrudur. Zira bana göre; Beşeri rütbelerin içinde (hakkıyla idrak edip, tam hakkını veren için) ülkücülükten daha yüce bir rütbe yoktur. Ülkücü sıfatının yanında bütün kartvizitler sönük kalır. Ama dedim ya bu ölçüm, ülkücülüğün tam hakkını verenler için geçerli… Ülkücülük ne kadar şerefli bir rütbe ise, ülkücülüğün tüzel kişilikleri yani ocakları, teşkilatları, dernekleri hatta partileri de bir o kadar şerefli müesseselerdir. Mesela MHP… Her ne kadar bugün için yer yer bazı şeref fukaralarının istilasına uğramış olsa bile o yuva benim indimde şerefli hatta mukaddes bir yuvadır. Zira zaman zaman sohbetlerimde dile getirdiğim gibi MHP’nin tabelası diğer sıradan parti tabelaları gibi “Marşal” “Dyo” “Polisan” veya “Filli Boya” gibi boyalarla değil, Bir neslin kanıyla, göz yaşıyla, çilesiyle hatta canıyla yazılmış tabeladır… Evet evet siz ne derseniz deyin, bana duygusal deyin, şekilci deyin… Kanaatim değişmez... Benim indimde MHP’nin…

CUMHURİYET BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN 18 Aralık 1919 Sıvas’tan hareket eden Atatürk yönünü Kırşehir-Hacıbektaşa çevirmişti… Hacıbektaş'a gidip o zamanki Anadolu Alevilerinin Piri olan Şeyh Cemaleddin Efendiyi ziyaret edecekti… Ve gitti… Şeyh Cemaleddin efendi arabasıyla ve adamlarıyla Atatürk’ü yarı yola kadar inerek arabasıyla karşılamıştı. Kendisini ağırlamış izzeti ikramda bulunmuştu. Atatürk 24 Aralık1919 Cuma sabahı Hacı Bektaş Veli türbesini ziyaret ederek, meydan evini, Kırklar meydanını falan gezer. Hacı Bektaş Veli hakkında bazı sualler sorar, bilgiler alır… Daha sonra Cemaleddin Efendi, Niyazi Baba ve Atatürk ayrı bir odaya geçerler ve özel görüşürler. Bu özel sohbetlerinde bir ara Cemaleddin Efendi lisan-ı münasiple Atatürk’e der ki; - Ne olmak istiyorsunuz Paşam? Padişah mı olmak niyetindesiniz? Atatürk ise gözlerini Cemaleddin Efendi’nin gözlerine dikerek; - Ne padişah olmasından bahsediyorsunuz? Niyetim önce ülkeyi ayağa kaldırmak, sonra da babadan oğula geçen saltanatı değiştirip yerine seçim esaslı demokratik bir idare kurmayı arzuluyorum der… Şeyh Cemaleddin Efendi heyecanlanarak ve gözleri yaşlı bir…

HOŞ GELDİN ADAŞIM!.. Fatih Özer İsimli bir kardeşimizden bir not, bir de fotoğraf geldi. Kendisini tanımıyorum. Tanıyorsam bile hatırlayamadım. Tanıyıp tanımamam önemli değil, ama gönderdiği not ve gönderdiği fotoğraf benim için çok önemli! Notu alıp okudum, resme bakıp düşündüm… Zira büyük bir yük hissettim omuzlarımda. Hem yük hissettim, hem de kendi kendime dedim ki; Bir beşer için şu üç günlük yalan dünyada bundan daha güzel ne olabilir? Evet evet… Hep söylerim! Karşılık beklentisi taşıyan cüce sevgiler değil, hiç bir karşılık beklemeyen yüce sevgileri birbirinden ayırmak lazım diye… İşte aldığım bu not ve fotoğraf, benim karşılaştığım bir çok yüce sevgilerden birinin ifadesi. Benim için çok önemli dememin sebebi de bu… Fotoğrafı aşağıda görüyorsunuz… Gelen notta ise şöyle yazılı; ……… “Kimden: Fatih özer Gönderildi: 25 Ekim Perşembe 20:30 Konu: Selamun Aleyküm değerli Ozanım. Ellerinden öpüyor, sağlık afiyet diliyorum. 19 Ekim tarihinde kardeşim Gökhan Özer'in Tokat Erbaa'da bir oğlu oldu. Bütün ailemin olduğu…

ÇOK YÜZLÜLER! Allah nur içinde yatırsın! M.Akif Ersoy sağlığında demiş ki; “Artık ikiyüzIüIeri sevmeye başIadım. Çünkü yaşadıkça yirmi yüzlü insanlar görür oldum…” demiş. Ohooo… Bana sorarsanız yirmi yüzlü bile iyi! Çocukluğumda Tommiks isimli bir çizgi roman okurduk o çizgi romanda bir tip vardı, adı “bin bir surat”tı… Şimdi ben yaşadıkça binbir yüzlü insanlar görmeye başladım, her biri inanın bana o çizgi romandaki "bin bir surat"ı hatırlatıyor… ………. Bir haftadır dinliyor musunuz bazı siyasiler sallıyorlar maşallah(!) Kırmızı çizgileri varmış… Kimilerinin kırmızı çizgisi genel başkanlarıymış… Şecaat arzederken, sirkatini söyleyen kıptilere benziyorlar! Neden derseniz; Bize gelince dava adamlığından dem vurup, kırmızı çizgilerinin davaları olduğunu söylüyorlar da ondan… Ama görüyorsunuz kırmızı çizgilerini dile getiren bu riyakarlar, dava adamı olmaktan ziyade adamın adamı olduklarını açık seçik ortaya koyuyorlar. Öyle değil mi? ….. Siyasetin başındakiler de, kıçındakiler de aynı! Şimdi bakın birisi diyor ki; “Elbette Türk’üz, Türkçüyüz, Türk milletinin ebedi sevdalılarıyız.” “ Türklük ve Türklüğün bekası…

CUMA VESİLESİ İLE... Allah her birimizi, her fırsatta, her durumda kendinden uzaklaşan değil de, kendine yaklaşan kullarından eylesin inşallah... Cumanız mübarek olsun. Selam, sevgi ve dua ile... Ozan Arif.

HEMŞEHRİLERİM ŞEREF VERDİLER!.. Günler önce telefon ettiler, “Ziyaretine gelmek istiyoruz” dediler… Buyurun dedim… Ve bugün geldiler… Şeref verdiler, sefa getirdiler… Zira onlar sadece benim hemşehrilerim değil, aynı zamanda murat birliği, ülkü birliği yapmış olduğum ülküdaşlarımdı Ülküdaşlarım… Giresun’un Yağlıdere kazasından kakıp Samsun’a kadar sadece bizi görmeye gelmeleri bizim için elbette şereftir, sevinçtir, sefadır… Başka nasıl tarif edebilirim ki?... Sağolsunlar… Varolsunlar… Onları yolcu ederken arkalarından düşündüm! “Onları buraya kadar yoran nedir Arif?” dedim kendi kendime… "Herhalde senin kara kaşına, senin kara gözüne gelmediler, onları sana getiren ülkücülük denilen sevda elbette..." diye de, kendi sorumu kendim cevapladım. Sonra mensubu olduğumuz sevdanın yüceliğini düşündüm. Yani Ülkücü hareketin birleştirici gücünü düşündüm… Ve o ülküyü erezyona uğratmaya çalışanları hatta o ülkücü hareketi yok etmeye çalışanları düşündüm… Haaa dedim kendi kendime yine, İpi kopmuş tesbih taneleri gibi dağılan, dağıtılan ülkücü yürekleri, dağıtanlara inat toplayacak tek güç var o da yine Allah'ın izni ile ülkücü hareketin kendisi diye…

YESİNLER SİZİN BEKANIZI!.. Hani Orhan Veli’nin bir şiiri vardır ya; “İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı Önce hafiften bir rüzgar esiyor; Yavaş yavaş sallanıyor Yapraklar, ağaçlarda; Uzaklarda, çok uzaklarda, Sucuların hiç durmayan çıngırakları İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.” diye başlayıp devam eden bir şiirdir o… Ben de işte öyle yaptım bugün! Partilerin grup toplantıları vardı, oturdum televizyonun başına onları dinledim… Beni diğerleri pek ilgilendirmediğinden Orhan Veli’nin İstanbul’u dinlemesi gibi bende oturdum dikkatle Bay Bahçeliyi dinledim gözlerim kapalı… Gözüm kapalı dinledim çünkü Beyefendinin yüzünü görmeye tahammülüm kalmadı. Esasında sesini duymaya da tahammülüm kalmadı ama üç hilalin hatırına mecburen dinliyoruz işte… Ancak bir yere kadar gözlerim kapalı dinleyebildim! Zira konuşmasının öyle bir yeri geldi ki ister istemez gözlerim fal taşı gibi açılıverdi… O kısımda şöyle diyordu, (Ben dinledim siz de okuyun lütfen) Diyordu ki; ………… “ Önemle diyorum ki; Hiçbir ittifak bir tarafın reddedilmesiyle, geri adıma zorlanmasıyla, yok sayılmasıyla, tez ve önermelerinin görmezden gelinmesiyle ayakta…

HAMZA TÜTÜNCÜ AĞABEYİMİN ARDINDAN!.. “Hep kötüler yokki, iyiler de var, Onlar yıldız gibi kayıp giderler, Gönülleri güzel olan insanlar, Güzel hatıralar koyup giderler…” O da öyle güzel bir yürekti işte!.. Güzel hatıralar koyup gittiğinden öyle eminimki… Güzel yürekli bir hemşehrimdi… İyi insandı, yiğit insandı… Haksızlığa tahammülü olmayan bir Alucra’lıydı… Uzun yıllardır Giresun’da yaşıyor, lokanta işletiyordu… Onun iş yerinde, onun lezzetini alanlar daha da bırakmazdı onu. Lezzetiyle dilleri, sohbetiyle gönülleri mest eden, kendine bağlayan Hamza Ağabeyimdi o benim… Ara sıra haberleşir, ara sıra telefonlaşır dertleşirdik onunla… Ama şu rahatsızlığa yakamı kaptırdım kaptıralı (herhalde kendi canımızın derdine düştüğümüzden olsa gerek) epeydir konuşamamıştım onunla… Ama bugün duydum ki geçip gitmiş Hamza Tütüncü Ağabeyim… Hak'kın rahmetine kavuşmuş… ….. Bir ömür verdiğim hareketin temsilcileri (Ankara’da birilerine yaranmak için) kendi vilayetimde bile bana karşı tavır alırken o beni ta Almanya’dan Giresun’a davet etmiş tıka basa doldurduğu Giresun Kapalı Spor Salonunda ülküdaşlarımla beni buluşturmuştu… Hiç unutmuyorum! Kaldığımız…

HAYRET!.. Ya kimin arabasına binerlerse onun türküsünü çağırıyorlar, ya da yavaş yavaş aklları başlarına gelmeye başladı! İki gündür beni şaşırtan cümleler duyuyorum birilerinin ağzından. Türklükten bahseden, soydaşlıktan bahseden, gardaşlıktan bahseden cümleler!.. Haaa… Demek ki; Türk’üm demenin müslümanlığa zararı yokmuş… Haaa… Demek ki; Bir milleti millet yapan bağların içinde din bağı önemli olduğu kadar kan bağı da önemliymiş… Hülasa inanmadan söylemiş olsalar bile, bunları duymak beni bahtiyar etti… Kendilerine teşekkür ediyorum. Sonra bunlarla kalmadı sevincim… “Her sabah Türküm demekle Türk olunmuyor” Veya; “ Her sabah Türküm demek bana Hitler’in, Mussolini’nin taktiklerini hatırlatıyor” v.s gibi sudan sebeplerle çocuklarımızın okullarda okuduğu “Türküm, doğruyum, çalışkanım…” diye başlayan andımızı, içinde Türk sözü geçtiği için yasaklayıp, açılımlarına meze yapanlar, bu saçma kararlarından vaz geçmişler… Hatta haberler de dinledim! Birileri kararından rücu edince şu adaletinden şüphe etmediğimiz(!) Danıştay’ımız nihayet hemen bunu karara bile bağlamış… Yani anlaycağınız; “Artık okullarda andımız serbestçe okunacak” Eee… Bırakında şu tek adam rejminin…

Cümleten Hayırlı Cumalar Dileriz...

SELAM OLSUN KARAMAN’A… Geçen akşam Karamanoğlu Mehmet Beyin diyarı Karaman şehrimizdeydim… Bana modern tıp’bın yanı sıra bazı seçenekler sunan, daha doğrusu tedavimde (kendine has usullerle) bana yardımcı olan Yener Ceyhan Beyi ziyarete gittim. Bu sebeple gittiğim Karaman’dan hemen kolayca geri dönmek mümkün değildi tabi… O gece orada (duyurmamamıza rağmen) geldiğimi haber alan gönüldaşlarımın misafiri oldum, gecenin geç saatlerine kadar fikirleştik, sohbet ettik, konuştuk… Ve bir daha anladım ki; Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar birbirlerini daha iyi anlıyorlar… Bu ülküdaşlarımın bazılarını önceden tanısam da, bazılarını o akşam orada tanıdım… Orada tanıdım ama sanki birbirimizi kırk yıldır tanıyormuşcasına bir sohbetin içinde buldum kendimi. Velhasıl Yener Bey bedenim tedavisine yardımcı olurken o akşam beraber olduğum dava arkadaşlarım da gönlümün, ruhumun tedavisine yardımcı oldular desem yalan söylememiş olurum. Haa biliyorum şimdi aranızda ne konuştuğumuzu, hangi mevzulara girdiğimizi merak edenler olacak… Bence böyle bir merak çok anlamsız! Çok anlamsız çünkü aynı sevdaya gönül…

BİR PAPAZ HİKAYESİ!.. Bak papaz serbest kaldı, kaldı ve geçti gitti, Bir papaz hikayesi nihayet böyle bitti… Hani papaz casustu, hani suçu sabitti… .....Böyle nutuk attınız, yayın yaptınız yayın, .....Papaz neden salındı? Şunu bi açıklayın!.. Papaz casus değilse ne sebeple aldınız? Eğer papaz casussa şimdi neden saldınız? Yoksa papaz aktı da siz mi kara çaldınız? .....Madem ajan bu papaz, madem casus bu hayın, .....Papaz neden salındı? Şunu bi açıklayın!.. Hayın diyen sizsiniz, biz de halkız inandık, Bizim dünya lideri(!) yalan söylemez sandık, Neticeye bakarsan, aptalca size kandık! .....Siz hala inkar edin “cık-mık” deyip cıklayın, .....Papaz neden salındı? Şunu bi açıklayın!.. “Al papazdı, ver papaz” Bey böyle gada aldı! Papaz değiş tokuşu demek ki hep mavaldı!.. El aldı papazını, bizim ki elde kaldı!.. .....Almadan niye verdik? Söylesin bizim sayın!.. .....Papaz neden salındı? Şunu bi açıklayın!.. Andrew Brunson mu? ne andırsa o adı, Ekonomik mayınmış pezevengin evladı… Saldık hala durmadı, TL’mizin feryadı!…

"ALLAH'IN NURU" Cumanız mübarek olsun... Bu destanımız da, bu Cuma'nın armağanı olsun efendim... Selam ve muhabbetle... ........ ALLAH’IN NURU! Allah’ı görmezsin, ama nurunu, Her nereye baksan orda görürsün… İhlasla bakarsan unutma bunu, Bazen şurda, bazen burda görürsün! İnsanlığın en karanlık çağında, İnsan çırpınırken putlar ağında, Cebel-i Nur denen “Hira” dağında, Peygambere inen nurda görürsün. Her nebi Resul-i Ekrem mi bre?.. Tutupta hepsine Mirac’ı vere… Kelam-ı Kadim’e, Kur’an’a göre, Bazen Musa ile Tur’da görürsün… Doğrudur! derler ki, ilahi aşklar, Daima beşeri aşk ile başlar… Aşk ise insanı pişirir, haşlar, Bazen sevgilide, yarda görürsün… O aşk ile sızlamayı bilirsen, Tefekkürle gözlemeyi bilirsen, İnanarak izlemeyi bilirsen, Bazen yokta, bazen varda görürsün… O nuru görmezsin özü vermezsen, Özünü verecek güce ermezsen! Yumurtanın kabuğunda görmezsen, Kabuktan sonraki zarda görürsün… Bahar gelir binbir bitki uyanır, Bunlar bir ilahi güce dayanır, Çiçekler envai renge boyanır, Sarıda, yeşilde, morda görürsün… Her türlü mevsimde, baharda, yazda, Her türlü meyvede,…