Bu sayfayı yazdır

BİR ZAMANLAR İT DE BİLE ASALET ARARDIK! YA ŞİMDİ?!

24 Oca 2017

Asıl ve asalet kavramları kişilere göre değişen, göreceli kavramlar haline geldi günümüzde...
Yani asıl da, asalet de kişilere göre değişiklik gösteriyor.

Bazıları; isminin sonuna “ zade „ eklenenlere,
Bazıları; yalılarda, kâşanelerde dadıların elinde büyüyenlere,
Bazıları; sultan, prens gibi unvan taşıyanlara,
Günümüzde de daha çok; sayılamayacak kadar parası, hanları, hamamları, yatları,katları olanlara veya bir makamı eline geçirmiş güç sahibi olanlara asil diyorlar...
Yani ilk cümlemde söylediğim gibi, asıl ve asalet adeta lastikli kavramlar durumuna gelmiş vaziyette.

Ama bana sorarsanız bir insanın asaleti Allah‘a olan imanı, güveni ve hangi şartlarda olursa olsun hayatın her safhasında kendini kayıp etmemesiyle ölçülmelidir.
Daha açık söyleyecek olursam;
Makam sahibi veya varlık sahibi olunca “ ne oldum delisi „ olmayan, düştüğü yani her türlü yokluğu gördüğü zaman da sabrederek vakarını kayıp etmeyen kişi asil kişidir.
Bu kişiler konuşmasıyla, duruşula hatta bakışıyla bile kendilerini belli ederler.

Eskilerin bu konularda çok sağlam ölçüleri, adeta asalet tartan terazileri vardı!
Bırakın insanları hayvanın bile aslını asaletini araştırarak kapılarına öyle getirirlerdi.

Mesela size birebir yaşadığım bir hatıramı anlatarak örnek vereyim...

Rahmetli "Gencağa Dedem"den, yani Anamın babası olan dedemden bahsedeceğim.

Müthiş bir adamdı...
Yedi oğlu beş kızı vardı...
Ayağının birinin dizden aşağısını garp cephesinde kayıp etmişti.
O yüzden Alucra ve havalisinde “Topal Gencağa„ namıyla da tanınan sert görünümlü bir gönül adamıydı...
Alucra‘nın Eski adı “ Eşküne „ yeni adı “ Demirözü „ olan köyünün “ Çığrıkalanı „ diye bilinen mezrasında, askerdeki durumundan dolayı aldığı malül maşıyla, malül maaşının yanı sıra da hayvancılık ve avcılıkla iştigal eden, 12 çocuğa ve sayısı nerdeyse 40-50‘yi bulan torunun geçimini bu şekilde sağlayan bir eski zaman adamı düşünün…
Dedem böyle biriydi…

Dedem olsun, dayılarım olsun kapıdaki baktıkları malların cinsiyle, kullandıkları silahlarıyla, bindikleri atlarıyla hatta kapıda besledikleri (bir tanesi nerdeyse bir ayıya karşı koyacak kadar güçlü) köpekleriyle nam salmış bir geniş aileden bahsediyorum...  

..........................

İlkokul ya üçteyim, ya dörtte...
Bir yaz tatili...
Rahmetli Anamla beraber 2-3 günlüğüne dedemi ziyaret için Çığrıkalanı‘na gittik.
Kapının önünde diğer torunların arasına karışıp oyuna dalmıştım ki, başımın okşandığını hissettim.
Dönüp baktığımda Gencağa Dedem bir eli benim saçlarımda, bir elinde bastonu kapının sövesine dayanmış vaziyette baş ucumda heykel gibi duruyordu...
Beni sevdikten sonra 20-30 metre ilerde at nallamakta  olan Rahmetli Mehmet Dayıma seslendi;

...

“Memmeet.. „

(Dedeme ne çocukları baba, ne de torunları dede demezdi!
Ona herkes ağam derdi...)

Mehmet Dayım;

“Buyur Ağam..„  dedi.

Dedem bastonunun ucuyla ilerde yatan iri yarı bir köpeği göstererek;
“Oğlum bu iti nereden aldın?„ diye sordu...
(O zaman anladım ki o köpek, o kapıya yeni gelmişti)
“Oyüz'den aldım Ağam..„ dedi Mehmet Dayım...
(Oyüz; dedemin mezrasının bulunduğu dağların, sahile dönük yamaçlarındaki, yerleşim yerlerinin, köylerin veya yaylaların genel adıydı)

Yani Mehmet dayım diyordu ki; ben bu köpeği dağların öbür tarafındaki birilerinden aldım.
Dedem biraz yüksek sesle;
“Ula oğlum, bu iti madem bu kapıya getiriyorsun, bunun aslını-asaletini sordun mu? „ diye adeta kükredi...
Mehmet Dayım dedemin köpeği beğenmediğini anlamış, ayakta cevap bile veremeden sanki donakalmıştı...
Dedem de zaten onun cevap vermesine fırsat bırakmadan;
“Bu iti derhal bu kapıdan uzaklaştır, nerden aldıysan götür geri ver„ deyip içeri girdi.

.....................

Aradan yıllar geçti...
Ben öğretmen oldum.
Samsun‘un Devgeriş köyündeki oturduğum okul lojmanında dedem misafirim...
O çocuk dimağımda sakladığım yani hiç unutmadığım o hatıramı anlatarak kendisine sordum;

“Ağam, Allah için itin asaleti mi olur, olursa nasıl olur şunu bana bir anlat " dedim.
(Allah nur içinde yatırsın) Güldü!..

Ve;

“Olur oğlum olur… İtin de asaleti olur..„ dedi ve devam etti...
“Madem o günü unutmadın, madem o günü hatırlıyorsun, peki o iti de hatırlıyor musun?„ diye bana sordu.

…..

“Hatırlıyorum ağam büyükçe bir köpekti „ deyince,
“Bırak büyükçeliğini oğlum „ dedi “ İt dediğin, (hele hele yeni geldiği kapıda) otururken, kafasını ön ayaklarının üstüne kor, kaşıyla, gözüyle (bizim öbür itlerimiz gibi) tetikte etrafı gözetler, kolaçan eder...„ deyip,
“Şimdi iyi hatırla o it öyle miydi „ diye bana sordu...
“Nasıldı ki Ağam? „ dedim.
“Nasıl olacak hatırlasana kapının önündeki küllükte, dünyadan habersiz, yanının üstüne uzanmış, eşşek gibi yatıyordu unuttun mu?.„  dedi...

Yahu hakikaten bir an için düşündüm, yıllar önceki o an gözümün önüne geldi, o köpeğin yatışı aynen dedemin tasvir ettiği gibiydi…

Dede hafızasına yenilmiş bir torun mahcubiyetiyle sustum kaldım!
Konuşacak bir şeyim yoktu, ben cevabımı almıştım!..

...................

Haaa şimdi diyeceksiniz ki bunu niye anlattın?

Niye anlattım biliyor musunuz?
Ejdadımıza baktığımızda görüyoruz ki;
Kapıya bağladığı köpekte bile asıl asalet aramış!
Peki şimdi öyle mi?
Kapıya bağlananları bırakın, kapımızdan içeri girenler de bile asıl asalet aradığımız yok!

Mesela çocuklarımızı baş-göz ederken asıl asalet arayan kaldı mı?
Bacımızı, kızımızı isteseler nasıl insanmış, kimmiş, aslı ne- astarı ne diye soran var mı?
Ama şunları soruyoruz;
Dairesi var mıymış, arabası var mıymış, kariyeri yani parası kazancı yerinde miymiş? v.s 

Yalan mı? sorulan bunlar...
Hadi çocuklarımızı da bir kenara bırakın...
Bir ömür verdiğimiz en mukaddes davalarımızı, hatta uğruna kınalar yakarak oğullarımızı asker ettiğimiz vatanımızı, yaşatmak için her şeyimizi fedaya hazır olduğumuz devletimizi bile eline teslim ettiklerimiz de, ne asıl aradığımız vaaar, ne asalet aradığımız... 

Bazen düşünüyorum da, Atatürk “Efendiler başınızda taşıdıklarınızın cevheri aslisini iyice bilmeniz gerek „ derken bizim bu günlerimizi, ta önceden görmüş sanki!

Asıl asalet ancak asilane hareket etmekle mümkündür.
Halbuki etrafımız, mal, mülk arttıkça ihtirası da artan, daha önce sahip olduklarının tadına varacağına, sahip olamadıklarının hasetiyle, hasretiyle, hatta şehvetiyle yanan ruh hastalarıyla dolu.

Bu ruh hastalarına çoğu zaman kendimizi, kendimizi de bırak çoluğumuzun-çocuğumuzun geleceğini teslim edip, daha sonra da dizlerimizi dövüyoruz! 

Açık açık “Ananızı bilmem ne yapacağız!.„ diyorlar, yine aklımız başımıza gelmiyor! 

Eee o zaman suç kimin?
Suç bir ömür boyu kazandığı kazanımlarını ne idüğü belirsizlere teslim edenler gibi, geleceğini de, aslını-asaletini bilmediklerine teslim edenlerindir!
Yarın hepsi dizlerini dövecekler ama iş işten geçmiş olacak!

Çünkü balık ağa girdikten sonra patıramanın faydası olmaz.
Duydunuz mu sazanlar!

 


24 Ocak 2017,
Samsun

 
ozan-arif.ws | ozan-arif.net | ozan-arif.org | arif.info | © 2019 Tüm Hakları Saklıdır