Üye Girişi

Üye Girişi

VAN MİNUT!.. (ONE MİNUTE)

02 Oca 2016

 

Geçilmesi gereken cenderelerden geçerek değil de,
Hiçbir bilgisi olmadan, hiçbir birikimi olmadan,
Hasbelkader "devletlü" olanlar,
Diplomatik literatürü bilmezler...

Sanki ben biliyor muyum? Ben de bilmiyorum...
Ama ben en azından bilmediğimi biliyorum ve saklamıyorum!

Herkesin cahili olduğu bir şey vardır, bahsettiğim liyakatsızlar da bu dilin cahilidirler...
Ya da;
İnsanın dili kafasından büyük olunca böyle oluyor demek ki!..
Bir dediği bir dediğini tutmuyor,
Sabah başka, akşam başka yola gidebiliyor,
Sabah söylediğini akşam inkâr edebiliyor...
Sabahleyin hısım olduğuyla, hasım,
Akşam olunca da, hasım olduğu ile hısım olabiliyor.
Yani;
Yolu, dili, rengi, fikri hatta şekli bile,
duruma göre bukalemun gibi değişebiliyor zaar!..

İşte buyurun,
Her ağzı açılanı "siyonist" damgasıyla damgalayan,
Kendisinin kabul ettiği armağanlar arasında
"Yahudi'nin cesaret madalyası" olmasına rağmen,
önüne gelene "Yahudi dölü" yakıştırması yapan,
Zamanın Sadrazamı iken, "Van Minut" ile dünya ve Ahiret Sultanımız olan Pek Sayın Cumhurbaşkanımız'ın,
ettiği lafa bakın Allah aşkına...

Demiş ki;
"....Israil bölgede Türkiye gibi bir ülkeye muhtaçtır.
Bizim de Israil'e muhtaç olduğumuzu kabul etmemiz lazım..."

Bu birinci çelişki değil...
Bu ikinci çelişki değil...
Bu beşinci değil... On beşinci değil...
Şimdi ben ne diyeyim arkadaş?!

İnanın içimden hiç bir şey demek gelmiyor...
Ama bir zamanlar sahnelerde anlattığım şu kıssa'yı anlatmadan geçemeyeceğim...
Nasıl olsa teşbihte hata olmaz!
.................

Henüz otomobillerin yaygın olmadığı, atlı taşımacılığın sükse yaptığı dönemler...
Çiftlik Ağasının usta ellerden çıkmış, civara nam salmış çok güzel yaylı denilen bir at arabası var!

Ağa sabah sabah gariban Kahyasına seslenmiş;
- Kahyaaa... Yaylıyı hazırla kasabaya gideceğiz...
- Emredersin Ağam...

(Atlar koşulmuş, dizginleri kahyanın elinde, yaylı araba bütün güzelliği ile yola çıkmaya hazır... Ağa gelir ve yola çıkarlar...
Ancak iki saat yolculuk kolay bitmez...)
Yolculuğu kolay kılmak için şakacı ağanın aklına bir muzırlık gelir!

Kahyasına der ki;
- Kahya senin de böyle atların, böyle güzel yaylı araban olsun ister misin?
- Kim istemez ağa, tabiki isterim...
Amma biz kiiim, böyle arabası olmak kim?!!!
- Eğer dediğimi yaparsan bu arabayı da, atları da sana veririm...
- Benimle matrak geçme ağam...
- Vallahi geçmiyorum! Veririm dedim mi veririm...
Ama dediğimi yaparsan tabi!
- Buyur ağam, yapabileceğim iş ise neden yapmayayım?..
Hele siz isteğinizin ne olduğunu söyleyin...
- Yooo... Yapacaksan söylerim...
Yapamayacağın işi de katiyen söylemem!..
Kahya;
- Tamam Ağam, söyle bakalım yapacağım...

İşte o zaman "durr.." der Ağa... Ve Kahya durur...
Ağa, Kahyaya döner, Kahyanın gözüne bakarak, parmağı ile yeri gösterir!
Daha doğrusu yerdeki, yere düştüğü zaman biraz yaygınlaşarak kurumuş,tabak büyüklüğünde bir sığır tezeğini işaret ederek der ki;

- Kahya, şu sığır dışkısını ye... Atlarda senin... Yaylı da senin...

Kahya şaşırır...
Ağaya bakar... Atlara bakar... Yaylıya bakar... Dışkıya bakar...
Ve tekrar Ağanın yüzüne bakar...
- Ağam benimle dalga geçmiyorsun değil mi;
- Kahya kafamı bozma ha... Sen Ağanın sözünde durmadığını gördün mü?

(Uzatmayalım... Kahya arabadan iner, tezeği yerden alır, sanki tadı gözleriyle alıyormuş gibi, gözlerini yumarak zorla-morla,
ıkına-sıkına, kenarından kıra kıra, Ağa'nın gülüşleri arasında,
dışkıyı yer bitirir...
Ve tekrar yaylıya biner başlar atları kamçılamaya...
Bazen yediğinin tesiriyle kusarak, bazen de mide bulanmasını,
at ve araba sahibi olmanın verdiği hazla bastırarak,
kasabaya varırlar.

Kasabada işler biter... Ağa ve Kahya karanlığa kalmadan tekrar geri çiftliğin yolunu tutarlar...
Dönüş yolunda tezeğin tesirinden artık kurtulmuş olan kahya,
Yaylının ve atların sahibi olması hasabiyle ne kadar keyfli ise,
Ağa da o kadar sıkıntılıdır!
Sıkıntılıdır çünkü; çiftliğe gidince Hanımağaya ne diyeceğini,
oğullarına, kızlarına, diğer ırgatlarına ne diyeceğini düşünür durur...
Ve Kahya ile dalga geçmek için yaptığı yanlışı, parasına güvenerek düzeltmeye kalkar!)
Ve dönüş yolunda ki sessizliği bozarak Kahyaya der ki;

- Kahya!..
- Buyur Ağam...
- Şey... Diyecektim ki!..
- Buyur Ağam ne diyeceksen de...
- Yahu Kahya Efendi, bu yeni sahibi olduğun atları ve yaylıyı bana geri satar mısın?

(........ Kahya biraz sessiz kalır... Sessizliği uzayınca,
Ağa "herhalde fiyat düşünüyor" diyerek tekrarlar...)

- Yahu Kahya konuşsana kaç gayme istiyon arkadaş?
(Ve devam eder ).... 500... 1000... 1500... 2000...

İşte o zaman Kahya atların dizginlerini aniden çekip durur...
Ağaya döner ve Ağanın gözlerine bakarak der ki;

- Ağam atları da, arabayı da satarım... Satarım amma o fiyatlara asla satmam!
- Peki kaça satarsın?
- Ne aşağı, ne yukarı ağam, madem istiyorsun,
sana da kadirlik olmasın, aldığım fiyata veririm!...
- Yani?
- Yanisi-manisi yok Ağa!... Diyen Kahya;
parmağıyla (belli ki, gördüğü için yanında durduğu) yerdeki sığır fışkısını gösterir...
Ve derki;
- Buyur Ağa! Benim yediğim kadar da kurumamış andır!..
Yani yavan değil, şu dışkıyı aynen benim gibi ye...
Atlar da, yaylı da tekrar senin olsun Ağam...

(Ağa ne yapsın...
Kahyasının huyunu biliyor...
Nuh dedimi, peygamber demeyen cinsinden...
Çiftliğe dönünce karısının dırdırını düşünür, çıkacak rezaleti getirir gözlerinin önüne...
Ve öğüre-möğüre, Kahyanın gösterdiği dışkıyı yer... Bitirir...

Tekrar yaylıya binerler ve çiftliğe doğru yola koyulurlar...
Atların nal seslerinden başka bir şey duyulmaz olur...
İkisi de birbirleriyle konuşmaz, yani araba sessizdir.
Son virajı alıp çiftliği gördükleri zaman, Kahya sessizliği bozar...)
ve Ağaya seslanir;
- Ağam... ( Ağada ses yok... Kahya tekrarlar)
Ağam beni duyuyor musun?
(Ağa bu sefer cevap verir...)
- Duyuyorum... Ne diyorsun?
- Bir şey soracaktım Ağam!...
- Ne soracaksan sor.
- Yahu Ağam düşündüm de, sabah çiftlikten çıkarken bu atlar...
Ve bu araba senin değil miydi?
- Evet benimdi nolacak?..
- Ağam şimdi akşam oldu çiftliğe dönüyoruz, bu atlar bu araba yine senin mi?
- Tabi ki benim ne demek istiyorsun?
- Dur Ağam heyecanlanma, demek istiyorum ki;
Sabah gidiyorken senindiler...
Akşam geliyoruz yine seninler!...
Peki Ağam biz o bokları niye yedik?!..

..............
Uzun oldu diye kusura bakmayın...
Gerçi kim, kimin Ağası... Kim, kimin kahyası onu bilmem!

Ama hakikaten ilginç değil mi?
" Mavi Marmara"dan önce hısımdılar, hasım oldular...
Bak; şimdi yine hısım oluyorlar....

" Van Minut"tan önce hısımdılar, hasım oldular...
Bak; şimdi yine hısım oluyorlar...

Peki o zaman bunlar; bu bokları (afedersiniz),
yani bu "Van Minut"ları niye yediler?!..

Ozan Arif
02 Ocak 2016
Bad Homburg



 
ozan-arif.ws | ozan-arif.net | ozan-arif.org | arif.info | © 2017 Tüm Hakları Saklıdır

Arif'çe

  • NAMIYLA ANILAN YİĞİT, MUHSİN BAŞKAN!..
    Yazan
    Bir ata sözümüz vardır! “ Yiğit namıyla anılır..„ der. Aynen ata sözümüzde de belirtildiği gibi, bazı unvanlar bazı kişiliklere yapışır kalır adeta... Yapıştığı için yapışmaz! Yakıştığı için yapışır ve onları birbirinden koparamazsınız! Tıpkı Muhsin Başkan‘da olduğu gibi... O ülkücü gönüllerin Muhsin Başkanıydı... Meselâ benden beş yaş gençti, O Ankarada Ülkü Ocakları Genel Başkanı, ben ise Samsunda genç bir öğretmen olarak…
    Yazan Perşembe, 24 Mart 2016 21:12 Devamını oku...
Arif'çe

 


"Bir Devrin Destanı" isimli
şiirkitabının 3. baskısını
TÜRK KİTAP EVİ'nden temin edebilirsiniz.



Münchener Str. 13 | 60329 Frankfurt am Main
+49 69 250506

www.turkkitap.de